Beatles'ın turne yıllarına odaklanan Ron Howard yapımı The Beatles: Eight Days A Week - The Touring Years filmini izleyeceğim gün geldi çattı.
Cuma akşamı Beyoğlu Sineması'na girerken arkadaşlarıma "Mendillerinizi hazırladınız mı? Çünkü ağlayabilirim." diyerek takıldım. Biliyordum çünkü, onları dev ekranda gördüğüm an içimdeki fan-girl'ü salacaktım ortaya ve bir duygu patlaması olacaktı.
Oldu da. Ağlamadım ama ağlamadıysam kendimi tuttuğumdandır. Bu belgesel, en azından benim gibi aşırı Beatles hayranı olan biri için, tam evde tek başına oturup iç geçirmeler eşliğinde abuk sabuk sesler çıkararak kendinden geçmelik ve hüngür şakırt ağlamalık.
"Ağlanacak ne var ki?" diyenleri duyar gibiyim. Altı senedir neredeyse her gün dinlediğiniz, tanışmadığınız hâlde içini dışını bildiğiniz ve güçlü bir bağ hissettiğiniz insanları kocaman sinema perdesinde su gibi berrak ses ve görüntü kalitesinde izlemekten bahsediyoruz. Tüm dünyada milyonlarca kişinin benzer duyguları yaşadığını bilmek de bu duygu patlamasına katkıda bulunuyor.
Filmi izleyince bir kez daha anladım ne manyak bir Beatles hayranı olduğumu. İlk kez filmde görüp öğrendiğim şeyler de vardı elbette ama hâlihazırda bildiklerim bunlardan daha fazlaydı. Bir yandan izlerken bir yandan düşünüyordum: "Acaba buradaki izleyicinin kaçı şunu izlemişti, bunu biliyordu? Acaba kaçı benim gibidir?"
Filmde açlığımı en çok gideren şeyler, grubun daha önce hep siyah beyaz ve düşük kalitede izlediğim görüntüleriydi: Amerika'ya ilk gelişlerindeki esprili basın toplantısı ve konser gibi. Renklendirilmiş ve netleştirilmiş görüntüler sanki dün çekilmiş gibiydi ve izleyicinin Beatles'la çok daha kolay ve rahat bir şekilde bağ kurmasını sağlıyordu.
Aynı şekilde Shea Stadium konseri de öyle. Film biter bitmez 1965 tarihli 30 dakikalık konserin tamamı gösterildi. Jenerik akar akmaz yerinden kalkıp giden seyircileri ayıklayınca gerçek Beatles hayranları - ya da ilgisi yüksek izleyiciler- kaldı. Konserden parçaları Youtube'da izlemiştim ama bu kalitede bir bütün olarak ilk kez sinemada izledim ben de. Allah'ım, iyi ki birileri çekmiş bu görüntüleri, diyor insan. Resmen tarih bu! Seyircinin çılgınlıklarına hayret ediyoruz bir daha ama itiraf edelim, ben de o bağıran kızlardan biri olurdum kesin! Hiçbir şey duymadıkları hâlde Beatles üyelerinin arasındaki uyum da müthiş. Ses o kadar iyi restore edilmişti ki aslında o sırada kendilerinin ve seyircinin hiçbir şeyi doğru düzgün duymadığını hayal etmek imkansızdı.
Zaten film boyunca siz de Beatlemania'ya bizzat tanıklık ediyorsunuz. O çılgınlığı hissediyorsunuz. Grubun konser alanlarından et kamyonlarına bindirilerek zar zor çıkarıldıklarını, otel odalarında geçen sıkıcı hayatlarını ve anca turne aralarında stüdyoya girince nefes alabildiklerini ve üretebildiklerini görünce "Beatles neden konser vermeyi kesti?" sorusunu sormuş olmaya utanıyorsunuz.
Film, turne kronolojisiyle giderken arada dönemin önemli sosyo-kültürel olaylarını da veriyor. Özellikle siyah-beyaz ırk ayrımının kırıldığı noktalara ve Beatles'ın da bunda bir etkisi olduğuna değiniyor. Whoopi Goldberg, Beatles'ın belli bir rengi olmadığını ve herkese hitap ettiğini; bunun kendisini çok etkilediğini anlatıyor. Grubun Jacksonville'de siyahilerin ve beyazların ayrıldığı bir sahnede konser vermeyi reddedişinin ne kadar önemli bir adım olduğunu görüyoruz - bu olaydan sonra konser alanları bir bir bu ayrımı ortadan kaldırmaya başlamış.
Grubun stüdyo hâllerini ve albümlerini anlatmadan geçmiyor film. Stüdyo kayıtları ve fotoğrafları öyle kurgulanmış ki sanki oradasınız, onların şarkı kaydederken gitgide nasıl geliştiklerini görüyorsunuz. Tomorrow Never Knows kesitine özellikle bayıldım - sanki ben yazıp kaydetmişim şarkıyı gibi koltuklarım kabardı. She Loves You gibi sevgi pıtırcığı bir şarkıdan bu ilk başta anlamsız gelen kaset loopları ve ters gitar soloları dolu deneysel çalışmaya ne ara nasıl geldiler, bir kez daha şaşıyor insan.
Diyorum ya, sanki oğlunuzun ilkokul birinci sınıfa başlayışından üniversite mezuniyetine kadarki dönemini izlemek gibi. Gurur, sevgi, saygı, endişe, umut, hayranlık...bütün duygular bir arada. Nasıl bir grupsa işte böyle sahiplendiriyor kendine, arkadaşım!
Gerek daha önce ortaya çıkmamış görüntüler ve bilgilerle gerek doğru yerde doğru şarkı kullanarak etkileyiciliğini arttırmasıyla gerek neden-sonuç ilişkisini izleyiciye açık ve estetik bir şekilde anlatmasıyla Eight Days A Week gerçekten başarılı bir film. Başta Ron Howard olmak üzere filmde emeği geçen herkese ve tabii ki Beatles'a buradan kocaman bir alkış. Filmekimi kapsamında gösterilen belgeseli kaçıran hayranlar ve müzik meraklıları ne yapıp edip izlemeli derim ben.
Film bitti ama o gece için Beatles macerası bitmedi. Dosdoğru yine Filmekimi'nin düzenlediği ve Salon'da gerçekleşen Beatles partisine gittik. Bu özel partide çeşitli oyuncular ve şarkıcılar Beatles şarkıları söyleyecekti.
"Hayatına Beatles dokunmuş herkesi bekliyoruz." diye çağrı yapmıştı parti.
Dokunmak ne kelime? Beatles beni elledi, dürttü, sarıldı, öptü, resmen taciz etti! Üzerimde onların izi olmayan bir yer kalmadı.
O yüzden bu partide olmamam imkansızdı.
Tıka basa dolu partinin biletleri çoktan bitmişti. Parti özellikle film gösteriminden hemen sonra başlayacak şekilde plânlanmıştı, biz de ilk konuk Banu Güven ve Önder Focan'ın performansına ucu ucuna yetiştik. Allen Hulsey akustik bir I Want You çaldı, ardından Sena Şener hüzünlü bir Help! söyledi. Çiğdem Erkan Hey Jude'u söyledi, herkes "na-na-na-na" kısmına bağıra çağıra eşlik etti. Onur Özaydın mızıka ve gitarıyla neşeli bir Love Me Do söylerken Selen Öztürk de piyanoda Imagine gitarda I Wanna Hold Your Hand/Twist and Shout ile herkesi coşturdu. Özge Fışkın ise sesine ve tarzına çok yakıştırdığım Don't Let Me Down ve Oh! Darling şarkılarını seçmişti.
Sanırım en hoşuma giden performans, Berk Hakman'ınkiydi. Oyuncu kimliğiyle bildiğimiz Hakman aslında bayağı die-hard Beatles hayranıymış ve multi-instrumentalistmiş. Önce çoğu kişinin bilmediği For No One'ı söyledi piyano başında, hikâyesini de anlatarak. Paul McCartney-Jane Asher ilişkisi... Mest oldum. Ardından gitara geçerek Blackbird ve Here Comes the Sun söyledi. Gitar çalışına mı hayran kalayım sesine mi bilemedim. Gerçekten özel bir performanstı.
Gecenin sürpriz isimlerinden biri Mehmet Güreli, grubuyla ses tarzını George'a çok benzettiğim While My Guitar Gently Weeps'i ve yine çok bilinmeyen bir Paul şarkısı olan You Won't See Me'yi söyledi. Bir de yoğun istek üzerine Kimse Bilmez'i... Bir diğer sürpiz ise Mor ve Ötesi'nden Harun Tekin ve Kerem Özyeğen'di. "Beatles partisi var dediler geldik" diyerek tarzlarına cuk oturan Nowhere Man'i söylediler. Grup olarak 20. yıllarını kutlamalarının şerefine Yardım Et şarkısını söylediler, Dünya Yalan Söylüyor albümünün açılış şarkısını yani... Albümü aldığım günü hatırlıyorum. 12 yıl mı olmuş?
Canlı performansların ardından Radyo Eksen Session ile biraz dans ettikten sonra geceyi sonlandırdık. Fazla Beatles dolu bir gün olmadı mı, evet kesinlikle. Sıkıldım mı, tabii ki hayır. Aksine, keşke her gün Beatles partisi, filmi ve konseri olsa, insanlar el ele tutuşsa, hayat bayram olsa, all you need is love, etc...
17 Ekim 2016 Pazartesi
10 Ekim 2016 Pazartesi
Merakla beklenen bir konser: Jakuzi
Birkaç ay önce bir bahar günü bir arkadaşım bana "80'lere götüren bir 2016 işi" diye tanımladığı bir video gönderdi. Bu, Jakuzi adlı bir grubun o zaman fırından yeni çıkmış ve henüz çok az kişi tarafından izlenmiş "Koca Bir Saçmalık" şarkısının klibiydi. Aslında yıllar önce çekilmiş denilse sırıtmayacak, rengarenk, değişik kamera açılarıyla dolu, solistin ifadesizce kameraya bakıp sözlere ağzını oynattığı retro bir klipti. Soundun da aşağı kalır yanı yoktu: insanı kendinden geçiren synthesizerlar, kalın ses tonuyla söylenen samimi sözler... Tame Impala ve Depeche Mode'u andırsa da kendilerine özgü bir sound oluşturdukları belliydi.
Aylar sonra geçtiğimiz cuma akşamı aynı arkadaşımla o, Jakuzi'nin Salon konseri öncesi fotoğraflarını çekmek için soundcheck'in bitmesini beklerken sohbet ediyorduk mekânın önünde. Jakuzi, alternatif/indie müzik sahnesine bomba gibi düşmüştü. Klipten yaklaşık bir ay sonra çıkmış olan albümleri Fantezi Müzik'i tanıtmak için ilk konserlerini tam da onlara yaraşır bir şekilde Arka Oda'da vermişlerdi. Bu konsere gidememiştim ama gitseydim belki yine izleyemezdim çünkü o gece Arka Oda resmen dolup taşmış, insanlar dışarıda kuyruk olmuş Jakuzi'yi izlemek için. İkinci konserlerini de yine kaçırdığım Babylon Soundgarden'da vermişlerdi.
Bu iki mekândan sonra sonunda Salon sahnesini şenlendireceklerini duyunca çok sevindim. Genelde Salon'da çıkacak grupları Salon sayesinde tanırım. Bu yüzden onlarla tanışmam canlı performanslarıyla olur genelde. Jakuzi, bu grupların içinde bir ilkti. Şarkılarını Youtube'dan ve yeni geldikleri Spotify'dan dinliyordum hep aylardır. Doğuşlarına da yükselişlerine de tanıklık etmiştim ki bu çok güzel bir duygu. Üstelik Türk bir grup olduğu için ve etrafımdaki mekânlarda çaldıkları için oldukça ulaşılabilirlerdi.
Ben hep "grup" dedim ama aslında Jakuzi, kendi tabirleriyle bir "proje". Taner Yücel ve Kutay Soyocak'ın güçlerini birleştirip bütün müzikal ve entelektüel birikimlerini harmanlayıp yarattıkları bir proje. Tam da bu yüzden sahnede kendilerine eşlik eden, Yüzyüzeyken Konuşuruz ve No Land'den tanıdığımız davulcu Can Kalyoncu'yla beraber sadece üç kişiler. Vokal, davul ve bas gitar. Gerisi play tuşu. Bu başta bana da ilginç geldi, synthesizerla bilinen bir grubun canlı performansında synth çalan birinin olmaması. Ama anladığım kadarıyla işin mutfağında yaptıkları müziğin her katmanıyla ve enstrümanıyla bizzat kendileri ilgilendiği ve sahnede de aynı anda birkaç enstrüman çalamayacakları için bu yolu seçmişler. Müziğin bir kısmını, önceden hazırlamış olduğu pasta hamurunu dolaptan çıkarıp üstüne çilekleri ve kremayı döşeyen bir şef gibi icra ediyorlar sahnede.
Çok da başarılı bir sahne. Albümden kat kat daha fazla zevk veriyor canlı izlemek, dinlemek. Teatral bir hava seziliyor sahnede. Beyaz tulumlara bürünmüş Jakuzi. Can Kalyoncu'nun davulunda kırmızı çiçeklerden oluşan bir çelenk var. Taner Yücel bas gitarını çalarken arada gülümsüyor, ne kadar zevk aldığı belli. Albüm kapağındaki gibi BDSM tarzı siyah bir maskeyle sahneye çıkan Kutay Soyocak ise tam bir frontman. Kendine güvenen tavrı ve arada yaptığı küçük danslarla bana ilginç bir şekilde Alex Turner'ı hatırlatıyor. İzleyiciyle etkileşim hâlinde, hatta "Bir Düşmanım Var" şarkısının enstrümental bölümünde en önden bir kızı kapıyor ve dans ediyor.
Tam bitti derken "Bis geldik" diyerek espriyle sahneye tekrar geliyorlar ve bir değil birkaç şarkı söylüyorlar, biz izleyiciler buna çok seviniyoruz. İzleyici kitlesi oldukça genç. 22 yaşındaki hâlimle ben yaşlı hissediyorum aralarında. Tıka basa dolu. Konser başlamadan önce o kadar dolu değildi, herkes bir anda gelmiş sanki. Üst katlardan sarkanlar, önümde çılgınca dans eden çocuklar, birbirine sarılan çiftler... Hepsinin ortak noktası, Jakuzi'nin insanı kendinden geçirten müziği.
Benim için gecenin en unutulmaz performansı, "Yine Aynı Şeyi Yaptım" şarkısıydı. Sakin başlayan şarkı sonlara doğru öyle bir ivme aldı ki hem sahnede Jakuzi hem de karşılarında seyirci coştu. Çılgınca dans edip kendimi müziğe mi bıraksam, etrafta kopan insanları mı incelesem yoksa Jakuzi'ye mi odaklansam bilemedim ama kesinlikle çok zevk aldım. Şarkı zaten çok başarılı, synth pop/rock - artık kategorilendirmekte zorlandığım mükemmel bir karışım. Konserde daha da devleşti.
Önce Bandcamp'te sonra kaset formatında ardından da Spotify'da yayımlanan Fantezi Müzik albümü zaten her bir şarkının birbirinden farklı tadlar verişi ama birbiriyle uyumlu oluşu açısından Jakuzi'nin başarısını kanıtlamıştı. Sahne performansları da bir o kadar iyiydi. Test edildi, onaylandı. Hâlâ dinlemediyseniz dinleyiniz, izlemediyseniz takipte kalınız ve en kısa zamanda canlı izleyiniz.
Fotoğraflar, bana Jakuzi'yi tanıtan arkadaşım Burak Şimşek'ten...
Aylar sonra geçtiğimiz cuma akşamı aynı arkadaşımla o, Jakuzi'nin Salon konseri öncesi fotoğraflarını çekmek için soundcheck'in bitmesini beklerken sohbet ediyorduk mekânın önünde. Jakuzi, alternatif/indie müzik sahnesine bomba gibi düşmüştü. Klipten yaklaşık bir ay sonra çıkmış olan albümleri Fantezi Müzik'i tanıtmak için ilk konserlerini tam da onlara yaraşır bir şekilde Arka Oda'da vermişlerdi. Bu konsere gidememiştim ama gitseydim belki yine izleyemezdim çünkü o gece Arka Oda resmen dolup taşmış, insanlar dışarıda kuyruk olmuş Jakuzi'yi izlemek için. İkinci konserlerini de yine kaçırdığım Babylon Soundgarden'da vermişlerdi.
Bu iki mekândan sonra sonunda Salon sahnesini şenlendireceklerini duyunca çok sevindim. Genelde Salon'da çıkacak grupları Salon sayesinde tanırım. Bu yüzden onlarla tanışmam canlı performanslarıyla olur genelde. Jakuzi, bu grupların içinde bir ilkti. Şarkılarını Youtube'dan ve yeni geldikleri Spotify'dan dinliyordum hep aylardır. Doğuşlarına da yükselişlerine de tanıklık etmiştim ki bu çok güzel bir duygu. Üstelik Türk bir grup olduğu için ve etrafımdaki mekânlarda çaldıkları için oldukça ulaşılabilirlerdi.
Ben hep "grup" dedim ama aslında Jakuzi, kendi tabirleriyle bir "proje". Taner Yücel ve Kutay Soyocak'ın güçlerini birleştirip bütün müzikal ve entelektüel birikimlerini harmanlayıp yarattıkları bir proje. Tam da bu yüzden sahnede kendilerine eşlik eden, Yüzyüzeyken Konuşuruz ve No Land'den tanıdığımız davulcu Can Kalyoncu'yla beraber sadece üç kişiler. Vokal, davul ve bas gitar. Gerisi play tuşu. Bu başta bana da ilginç geldi, synthesizerla bilinen bir grubun canlı performansında synth çalan birinin olmaması. Ama anladığım kadarıyla işin mutfağında yaptıkları müziğin her katmanıyla ve enstrümanıyla bizzat kendileri ilgilendiği ve sahnede de aynı anda birkaç enstrüman çalamayacakları için bu yolu seçmişler. Müziğin bir kısmını, önceden hazırlamış olduğu pasta hamurunu dolaptan çıkarıp üstüne çilekleri ve kremayı döşeyen bir şef gibi icra ediyorlar sahnede.
Çok da başarılı bir sahne. Albümden kat kat daha fazla zevk veriyor canlı izlemek, dinlemek. Teatral bir hava seziliyor sahnede. Beyaz tulumlara bürünmüş Jakuzi. Can Kalyoncu'nun davulunda kırmızı çiçeklerden oluşan bir çelenk var. Taner Yücel bas gitarını çalarken arada gülümsüyor, ne kadar zevk aldığı belli. Albüm kapağındaki gibi BDSM tarzı siyah bir maskeyle sahneye çıkan Kutay Soyocak ise tam bir frontman. Kendine güvenen tavrı ve arada yaptığı küçük danslarla bana ilginç bir şekilde Alex Turner'ı hatırlatıyor. İzleyiciyle etkileşim hâlinde, hatta "Bir Düşmanım Var" şarkısının enstrümental bölümünde en önden bir kızı kapıyor ve dans ediyor.
Tam bitti derken "Bis geldik" diyerek espriyle sahneye tekrar geliyorlar ve bir değil birkaç şarkı söylüyorlar, biz izleyiciler buna çok seviniyoruz. İzleyici kitlesi oldukça genç. 22 yaşındaki hâlimle ben yaşlı hissediyorum aralarında. Tıka basa dolu. Konser başlamadan önce o kadar dolu değildi, herkes bir anda gelmiş sanki. Üst katlardan sarkanlar, önümde çılgınca dans eden çocuklar, birbirine sarılan çiftler... Hepsinin ortak noktası, Jakuzi'nin insanı kendinden geçirten müziği.
Benim için gecenin en unutulmaz performansı, "Yine Aynı Şeyi Yaptım" şarkısıydı. Sakin başlayan şarkı sonlara doğru öyle bir ivme aldı ki hem sahnede Jakuzi hem de karşılarında seyirci coştu. Çılgınca dans edip kendimi müziğe mi bıraksam, etrafta kopan insanları mı incelesem yoksa Jakuzi'ye mi odaklansam bilemedim ama kesinlikle çok zevk aldım. Şarkı zaten çok başarılı, synth pop/rock - artık kategorilendirmekte zorlandığım mükemmel bir karışım. Konserde daha da devleşti.
Önce Bandcamp'te sonra kaset formatında ardından da Spotify'da yayımlanan Fantezi Müzik albümü zaten her bir şarkının birbirinden farklı tadlar verişi ama birbiriyle uyumlu oluşu açısından Jakuzi'nin başarısını kanıtlamıştı. Sahne performansları da bir o kadar iyiydi. Test edildi, onaylandı. Hâlâ dinlemediyseniz dinleyiniz, izlemediyseniz takipte kalınız ve en kısa zamanda canlı izleyiniz.
Fotoğraflar, bana Jakuzi'yi tanıtan arkadaşım Burak Şimşek'ten...
3 Ekim 2016 Pazartesi
Dünyanın en mutlu eden şarkısı ve birkaç kişisel favori vol.1
Şarkıların büyülü bir gizemi vardır. Bir insanın başka bir insan üstünde yaratamadığı etkiyi yaratır. Zaman makinesi işlevi görüp bizi ilk aşkımıza, o kasvetli kış gününe ya da bir metro istasyonuna götürebilir; birden ruh hâlimizi değiştirebilir.
Her şarkı herkeste aynı etkiyi yaratmaz ama bazı şarkılar vardır ki neredeyse bütün dünya benzer duyguları hisseder dinleyince. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde sıkça duyduğumuz ve adı gibi insanları mutlu eden (ve bazılarına da gına getiren) Pharell Williams'ın Happy şarkısı gibi mesela.
Ama University of Missouri'nin yaptığı bir araştırmaya göre, insanları en çok mutlu eden şarkı...dın dın dın: Queen'in Don't Stop Me Now şarkısı.
Katılmıyor olabilirsiniz ama kabul edin ki bir insanın bu şarkıyı dinleyip üzgün ya da sinirli hissetmesi çok düşük ihtimal. "İşte dünyanın en mutlu eden şarkısı" başlıklı habere tıkladığım an içimden geçmişti bu şarkı. Benim de çok sevdiğim bir şarkı. Ne zaman shuffleda denk gelse acayip gaza geldiğim, motive olduğum, hayali mikrofonuma ağzımı oynatıp Freddie Mercury triplerine girdiğim bir şarkı. Araştırmaya bakılırsa yalnız değilim.
Araştırmacılar 50 yıllık zaman dilimi içindeki 126 şarkıyı incelemişler, bunları da 2.000 kişilik İngiliz bir gruba en sevdikleri şarkıları sorup bulmuşlar. Katılımcıların üçte ikisi, Don't Stop Me Now'ın en sevdikleri şarkı olduğunu söyleyince araştırmacılar bu şarkının ritmini, notalarını ve şarkı sözlerini inceleyip bir "mutlu şarkı" formülü çıkarmışlar. Örneğin iyi hissettiren bir şarkının temposu, sıradan pop şarkıların temposundan biraz daha yüksekmiş, tıpkı Don't Stop Me Now'daki gibi. Buna bir de gaza getiren sözler, Freddie'nin olağanüstü vokali ve enerjik piyano, gitar ve davul eklenince bize de şarkıyı dinleyip mutlu olmak düşüyor.
Google'ın 2011'de Freddie Mercury'nin doğum gününü kutlama maksadıyla yaptığı doodleda da bu şarkı kullanılmıştı ve ortaya en efsane doodlelardan biri çıkmıştı. Kaçırdıysanız bu vesileyle buraya bırakayım:
En sevdiğiniz şarkıların sizi en mutlu eden şarkılar olması gerekmez. Bir şarkı size umut verebilir, hüzünlendirebilir, coşturabilir hatta anlam veremediğiniz hisler yaşamanıza sebep olabilir. Bu şarkıları seversiniz. Bu, biraz şarkıların yapılarıyla ilgilidir biraz da kişisel deneyimlerle. Ama sadece belli başlı şarkılar size saf mutluluk hissettirebilir.
Yani tam anlamıyla mutlu eden; şarkının ilk notasını duyduğunuz anda içinize bir sıcaklık kaplatan, yüzünüze aptal bir gülümseme konduran, dansa davet eden ve eşlik etmeye engel olamadığınız şarkılar.
Bu araştırma bana, beni en mutlu hissettiren şarkıların ne olduğunu sorgulattı. Meğer ne çok şarkı varmış beni roketle bulutların üstüne çıkaran. Bir liste yaptım. İşte beni en çok mutlu eden şarkılar- göz atın, belki sizin gününüzü de mutlu ederler:
Ama bu liste yetmedi. Hiç Türkçe şarkı yok mu seni mutlu eden, diye soracak olursanız... Var tabii, onları da haftaya yazsam nasıl olur?
Her şarkı herkeste aynı etkiyi yaratmaz ama bazı şarkılar vardır ki neredeyse bütün dünya benzer duyguları hisseder dinleyince. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde sıkça duyduğumuz ve adı gibi insanları mutlu eden (ve bazılarına da gına getiren) Pharell Williams'ın Happy şarkısı gibi mesela.
Ama University of Missouri'nin yaptığı bir araştırmaya göre, insanları en çok mutlu eden şarkı...dın dın dın: Queen'in Don't Stop Me Now şarkısı.
Katılmıyor olabilirsiniz ama kabul edin ki bir insanın bu şarkıyı dinleyip üzgün ya da sinirli hissetmesi çok düşük ihtimal. "İşte dünyanın en mutlu eden şarkısı" başlıklı habere tıkladığım an içimden geçmişti bu şarkı. Benim de çok sevdiğim bir şarkı. Ne zaman shuffleda denk gelse acayip gaza geldiğim, motive olduğum, hayali mikrofonuma ağzımı oynatıp Freddie Mercury triplerine girdiğim bir şarkı. Araştırmaya bakılırsa yalnız değilim.
Araştırmacılar 50 yıllık zaman dilimi içindeki 126 şarkıyı incelemişler, bunları da 2.000 kişilik İngiliz bir gruba en sevdikleri şarkıları sorup bulmuşlar. Katılımcıların üçte ikisi, Don't Stop Me Now'ın en sevdikleri şarkı olduğunu söyleyince araştırmacılar bu şarkının ritmini, notalarını ve şarkı sözlerini inceleyip bir "mutlu şarkı" formülü çıkarmışlar. Örneğin iyi hissettiren bir şarkının temposu, sıradan pop şarkıların temposundan biraz daha yüksekmiş, tıpkı Don't Stop Me Now'daki gibi. Buna bir de gaza getiren sözler, Freddie'nin olağanüstü vokali ve enerjik piyano, gitar ve davul eklenince bize de şarkıyı dinleyip mutlu olmak düşüyor.
Google'ın 2011'de Freddie Mercury'nin doğum gününü kutlama maksadıyla yaptığı doodleda da bu şarkı kullanılmıştı ve ortaya en efsane doodlelardan biri çıkmıştı. Kaçırdıysanız bu vesileyle buraya bırakayım:
En sevdiğiniz şarkıların sizi en mutlu eden şarkılar olması gerekmez. Bir şarkı size umut verebilir, hüzünlendirebilir, coşturabilir hatta anlam veremediğiniz hisler yaşamanıza sebep olabilir. Bu şarkıları seversiniz. Bu, biraz şarkıların yapılarıyla ilgilidir biraz da kişisel deneyimlerle. Ama sadece belli başlı şarkılar size saf mutluluk hissettirebilir.
Yani tam anlamıyla mutlu eden; şarkının ilk notasını duyduğunuz anda içinize bir sıcaklık kaplatan, yüzünüze aptal bir gülümseme konduran, dansa davet eden ve eşlik etmeye engel olamadığınız şarkılar.
Bu araştırma bana, beni en mutlu hissettiren şarkıların ne olduğunu sorgulattı. Meğer ne çok şarkı varmış beni roketle bulutların üstüne çıkaran. Bir liste yaptım. İşte beni en çok mutlu eden şarkılar- göz atın, belki sizin gününüzü de mutlu ederler:
1. Beatles üçlüsü - I Want to Hold Your Hand, I've Just Seen A Face, Hello, Goodbye
Hemen gözünüzü devirmeyin, öyle bir gruptan bahsediyoruz ki en sevdiğim grup diye demiyorum ama bilimsel olarak da onaylanmış şarkılarının insanları çok mutlu ettiği. Öyle ya, neden şarkıları en bilinen, dinlenen ve sevilen şarkılar arasında? Çünkü insanı mutlu ediyor. İnsanın tekrar tekrar dinleyesi geliyor. Bir şarkı neden dinlenir? Belli duygular hissettirdiği için ve bu duygu hep mutluluk olur genelde.
Evet favori grubumu kayırdım ve üç şarkıyla birden bu listeye soktum. Bu kadar eleyebildiğime dua edin.
I Want to Hold Your Hand temposu, vokalleri ve teknik olarak anlama mertebesine erişemediğim müzikal yapısı sayesinde beni çok mutlu ediyor. Ed Sullivan Show'da bu şarkıyla milyonların karşısına çıktıklarında neden bu kadar olay oldu sanıyorsunuz? Tamam, çok çekiciler ama şarkı berbat olsaydı asla bu kadar sevilmezlerdi. Baksanıza, seyirci nasıl mutluluktan delirircesine izliyor. Grubun kendisi bile gülümsüyor şarkıyı söylerken. Ben bile ekranın arkasında gülümsüyorum şu anda.
İster Paul McCartney'nin Wings ile söylediği bu performansı izleyin, ister Beatles albümünden dinleyin, ister Across the Universe filmindeki versiyonla coşun; I've Just Seen A Face'i dinleyip mutlu hissetmemenize imkan yok. O kadar şirin bir şarkı yani.
Beatles'ın en eğlenceli şarkılarından Hello, Goodbye. Kendileri bile ne kadar eğleniyor şu su gibi berrak HD kaliteli klipte.
2. For Once In My Life - Stevie Wonder
Bu şarkı bir renk olsaydı pembe olurdu. Monster-in-Law filminin jeneriği sayesinde tanıştığım ve Begin Again filminin çok tatlı bir sahnesinde yer almasıyla bir kez daha gönlümü fetheden şarkı, Stevie Wonder'ın bir şaheseri. Henüz "o" kişiyle tanışmamış olsanız da acının sizi üzmesine yer yer izin veriyorsanız da bu 3 dakikada "mış gibi" yapabilirsiniz, birkaç kere dinledikten sonra gerçek olduğuna inanabilirsiniz bile.
3. The Way You Make Me Feel - Michael Jackson
Michael Jackson'ın annesinin "biraz şöyle neşeli ritmli bir şarkı yapsan" diyerek Michael'a ilham verdiği şarkının rengi ise "dreamy" bir mavi-mor. Tıpkı şarkının klibinde Michael'ın giydiği gömlek gibi. Kız kaçar Michael kovalar temalı kliplerin en güzeli belki de. Kim istemez ki klipteki esas kız Tatiana Thumbzten'ın yerinde olmayı? Şarkıyı ilk duyduğu an insanın dans edesi geliyor. Şarkının her bir notasından çiçekler çıkıyor sanki.
4. Locked Out of Heaven - Bruno Mars
Hiç Bruno Mars'sız bir mutlu şarkı listesi olur mu? Adamın en hüzünlü şarkıları bile mutlu ediyor sanki. Ama benim en çok dinlediğim ve eğlendiğim şarkısı Locked Out of Heaven. Şarkı o kadar neşeli ve "upbeat" ki ilk dinlediğimde "Cause your sex takes me to paradise" sözlerini duyduğumda şaşırmıştım bayağı. Eğlenceli şarkılar içinde seksle ilgili sözler duymaya alışık değiliz ama söyleyen Bruno Mars olunca o, ilişkilerine methiyeler dizeduruyor biz de kendimizi neşeli ritme kaptırıp zıplıyoruz işte.
5. Jumpin' Jack Flash - The Rolling Stones
Üniversite sınavı günü sabah hazırlanırken bu şarkıyı dinliyordum ve aynanın karşısında "But it's aaaalriiight now, in fact it's a gas!" diye şarkı söylüyordum - gaza getiriş seviyesini tahmin edin artık. O zamanlardan beri ne zaman biraz cesarete ve eğlenceye ihtiyacım olsa bu şarkıyı açıyorum ve mutluluk seviyem %1000 artıyor. Klibi izliyorsam daha da iyi. Şarkının bıraktığı etkiyi Mick'in klibin sonundaki dans edişi benden daha iyi anlatabilir sanırım.
6. Take It As It Comes - The Doors
The Doors'un felsefik mi felsefik, saykodelik mi saykodelik şarkısı. Tam bir 1967. Kısa ama öz. Rahat ol, yavaş git, oluruna bırak, hayatı yaşa diyor. Şarkının girişi, yavaşlayıp hızlandığı yerler, Ray Manzarek'in Bach'tan esinlendiği ama kimi Türk hayranlara göre oynak düğün danslarını hatırlatan klavye solosu... Hepsi ayrı gaza getiriyor.
7. Good Vibrations - The Beach Boys
Geçen yazımda da bahsetmiştim. Bu şarkı bir devrim. Gün batımı. Umut. Heyecan. Sözlerin naifliği, armonilerin mükemmel uyumu ve şarkının değişken ritmleri... Ah, bir de o electro-theremin...
Çoğu şarkısında bir tutam hüzün de olsa, Beach Boys sanırım en mutlu şarkıları yazan grupların başında geliyor Beatles'la beraber. Good Vibrations da ben dahil birçok insanı en mutlu eden şarkılardan. Yukarıda bahsettiğim araştırmada da ilk 5'in içinde.
8. I Want You - Bob Dylan
Last.fm'in yalancısıyım, şu ana kadar en çok dinlediğim şarkı açık ara bu. Last.fm hesabı aldığımdan beri, yani yaklaşık 2 yıldır, 193 kez dinlemişim. Keşfettiğimde bir bağımlı gibi loop'a ala ala dinlediğim günleri hatırlıyorum. Dylan'ın en güzel albümü Blonde on Blonde'un en güzel şarkısı bence I Want You. Hatta belki de tüm zamanların en iyi şarkısı. Bilemiyorum, çok dinlediysem bir sebebi olmalı. Bu şarkıda bir şey var.
Dylan yine hikâyesini anlatıyor, nakaratta da açıkça ve basitçe "seni istiyorum" diyor. Yalvarmıyor, emretmiyor; sadece söylüyor. Tempo, büyüleyici piyano ve armonika da ona eşlik ediyor.
Klip, Dylan'ın hayatından esinlenilen I'm Not There filminden. Heath Ledger ve Charlotte Gainsbourg'lu bir görsel şölen.
26 Eylül 2016 Pazartesi
Brian Wilson'ı anlama kılavuzu: Love & Mercy
Beach Boys'u az çok bilen herkes, grubun beyninin Brian Wilson olduğunu bilir. Kaliforniyalı, 1963 yılında patlayan grup, Beatles ile birlikte biri Amerika biri İngiltere kulvarında yarışırcasına tüm zamanların en iyi müziğini üretecekti o yıllarda.
Beach Boys'un, ilk birkaç yılında Kaliforniya'da sörf yapan temiz, sarışın Amerikalılar imajının sonsuza kadar gidemeyeceğini ilk fark eden Brian'dı. 1966'da Pet Sounds albümünü yapıp hem müzikte hem sözlerde grubu zamanın ötesine uçuran kişi de Brian'dı. Kafasının içinde sesler duyan, bu sesleri bazen susturamayan bazen de şarkılara dökmeye çalışan kişi de Brian'dı. Bu onun hem en büyük yeteneği hem de laneti olacaktı.
Love & Mercy filmi de Brian Wilson'ın bu durumuna odaklanıyor. Brian'ı iki karakter üstünden anlatıyor: 60'ların sonuna doğru Pet Sounds albümünü kaydederkenki genç Brian ve 80'lerin sonunda bir nevi karanlık çağını yaşayan daha yaşlı Brian. Genç Brian'ı kendisine bir hayli benzeyen Paul Dano, Yaşlı Brian'ı ise müzik filmlerinin usta ismi John Cusack canlandırıyor. Bu kronolojik gitmeyen biyografi filmi tarzını sevdim ben, birkaç hafta önce yazdığım Get On Up filmi gibi. Usta bir senaryo ve usta bir yönetmen, tutkularını da katarak çekerse mükemmel işliyor ki Love & Mercy filminde de böyle olmuş. Yönetmen Bill Pohland ve yazarlar Oren Moverman ve Michael A. Lerner, Brian Wilson'ı öyle bir anlatmış ki o karmaşık, hassas ve yetenekli kişiliği biz seyirciye geçirmeyi başarmış.
Film, Genç Brian'ın ve Yaşlı Brian'ın hayatlarından kesitler hâlinde gidiyor. Bir yandan Genç Brian, kardeşleri ve kuzeni Mike Love'dan oluşan diğer grup elemanlarına yazdığı müziği ikna ettirmeye çalışıyor, öbür yanda da Yaşlı Brian bir araba satıcısı Melinda Ledbetter ile tanışıyor ve psikotik terapisti Eugene Landy'nin ele geçirdiği hayatı değişiyor.
Genç Brian'ın olduğu sahneler fazlasıyla hassas. Lüks ve cennetten çıkmış gibi gözüken Kaliforniya evlerinde hayatın çok da mükemmel olmadığını görüyoruz. Brian'ın eskiden beri arasının kötü olduğu babasıyla uğraşmasını, kardeşlerine yazdığı müziği ve klasikleşmiş harmonilerini söylemeyi göstermesini, özellikle kuzeni Mike Love'ın kabullenmekte zorlandığı yeni müzik gidişatını ikna etme çabalarını izliyoruz. Ama sadece izlemiyoruz, yaşıyoruz. Brian'ın stüdyoda çalışmayan bir kulaklıktan duyduğu kaotik sesleri sanki o an biz duymuşuz gibi rahatsız oluyoruz, hâlâ sörf ve kızlardan bahsetmek isteyen çünkü bunun denenmiş ve onaylanmış Beach Boys formülü olduğunu düşünen babasına ve Mike Love'a sinir oluyoruz, onun depresif hallerini biz de yaşıyoruz adeta. Bu, yönetmen ve senaristler kadar Paul Dano'nun da ustalığı sayesinde oluyor kesinlikle. Dano, sanki Brian Wilson'ı oynamak için yaratılmış.
Yaşlı Brian'ın olduğu sahnelerse çok daha gerilimli. Genç Brian sahneleri gün batımının ve deliliğin kırmızı rengindeyse, John Cusack'in o donuk ama anlamlı ifadesiyle hayat verdiği Yaşlı Wilson'ın olduğu kesitler mavi renkte. Durgun, sakin ama fırtına öncesi sessizlik gibi. Güzel, akıllı ve cesur Melinda Ledbetter'ı canlandıran Elizabeth Banks, adeta kanatsız bir melek gibi. Hatta fazlasıyla melek gibi olduğu için biraz şüphe ettiriyor acaba film tek taraflı yazılmış olabilir mi diye, sonuçta filmin danışmanlarından biri Melinda. Onun yanında daha pasif kalan Brian ona yüzde yüz güvendiği için "Melinda onaylıyorsa doğrudur." demiş bir de. Ama biraz araştırınca anlaşılıyor ki stüdyoyu tam bir Brian Wilson tarzında pat diye ziyaret eden Brian, film hakkında oldukça tatmin olmuş. Filmin, onun sadece iki dönemine odaklanmasını da mantıklı bulmuş. Yönetmen ve senaristlerin de derslerine doğru çalıştığı belli olunca şüpheler kalkıyor.
Paul Giamatti, yine çok egzantrik bir karakteri oynuyor: Dr. Eugene Landy'i, yani Brian'ı çok önemsiyormuş gibi gözüken ama aslında ona psikolojik şiddet uygulayan ve onu resmen sömüren terapisti, bir nevi çarpık bir baba figürü. Sözde Brian'ın akıl sağlığını korumak için ona yüksek dozda ilaçlar veriyor, her şeyini kısıtlıyor, evini işgal ediyor. Brian'ın o dönemki ruh hâli ise John Cusack'in yansıttığı gibi: hayattan bezmiş, bir nevi bitki gibi yaşayan ama hâlâ müzikal yeteneğini kaybetmemiş fakat bunu yansıtamayan biri. Kendine güveniyor ve olgun ama birinin onu çekip çevirmesine ve kendine getirmesine ihtiyacı var.
Bu "biri", o zamana kadar Eugene iken, Melinda ile tanışıyor ve yıllar sonra aşkı buluyor. Ona tüm çıplaklığıyla hayatını anlatıyor, saklayacak bir şeyi yok. Melinda önce çok şaşırsa da Brian'a bağlandıkça ve kimsenin göremediği gerçek Brian'ı gördükçe onun yanında olma isteği artıyor. Eugene'in ona neler yaptığına bizzat şahit oluyor ve bu duruma bir son vermek için çok uğraşıyor.
Brian Wilson'ın filmde en sevdiği sahneler, Yaşlı Brian ile Melinda'nın birbirlerine çok yakın olduğu sahnelermiş. Mesela piyanonun başında konuşurken. John Cusack'in bakışları ve mimiklerinin çok iyi olduğunu söylüyor ki gerçekten öyle. Bundan bile anlayabiliyoruz Brian'ın ne kadar hassas ve duygusal biri olduğunu aslında.
Filmin en sevdiğim sahneleri, stüdyoda geçen sahneler olsa gerek. Beatles ile yaşadıkları tatlı rekabetin de hat safhada olduğu 1966 yılında Brian'ın kardeşleri turdayken kendini stüdyoya kapatıp yaratıcının doruklarında bir albüm olan Pet Sounds'u kaydettiği sahneler... Bisiklet kornası ve hayvan sesleri eşliğinde geçen stüdyo kayıtlarında Brian'ın tatlı stüdyo müzisyenlerine hep cümlenin sonuna "please" diyerek direktifler vermesi... Özellikle Good Vibrations şarkısını yazdıp kaydettikleri sahneye dikkat çekmek istiyorum. Öyle bir şarkı ki bu filmden sonra loop'a alarak defalarca dinledim, sıkılmadan ve bıkmadan.
Sorunlu, hassas ve Tanrı vergisi bir yeteneği olan bir dâhiyi daha yakından tanımak ve anlamak, tüm zamanların en etkileyici ve yenilikçi şarkılarından bazılarının nasıl yazılıp kaydedildiğini görmek ve gerçek aşkın getirdiği cesaretin ve fedakarlığın bir adamın hayatını nasıl kurtardığına tanıklık etmek istiyorsanız, Love & Mercy filmi tam size göre.
19 Eylül 2016 Pazartesi
Stil ikonu: Sgt. Pepper lansman partisinde Linda McCartney
1967 yılının 19 Mayıs gününde ülkemizde Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları yapılırken İngiltere'nin Londra kentinde, tam olarak 24 Chapel Street adresinde gelmiş geçmiş en iyi albümlerden biri kabul edilen Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band'in basın mensupları için lansman partisi yapılıyordu.
Beatles'ın aylardır üstünde çalıştığı albüm şerefine menajerleri Brian Epstein'ın antikalarla döşeli evinde verdiği partiye gazeteciler, fotoğrafçılar ve DJ'ler katılmıştı. Fotoğrafçılardan biri de iki sene sonra Paul McCartney ile evlenecek ve hayatının sonuna kadar evli kalacak Linda Eastman, ya da sonradan bilinen adıyla Linda McCartney idi.
Aslında Linda ve Paul çoğu kişinin bildiğinin aksine o partide tanışmamıştı. Birkaç gün önce Londra'nın meşhur gece kulüplerinden biri olan Bag O'Nails'de tanışmışlardı. Amerikalı Linda, o zaman bir rock fotoğrafçısıydı ve kendi vatanında fotoğrafladığı Jim Morrison, B.B. King ve Janis Joplin gibi isimlerden sonra İngiltere'ye Beatles'ı çekmek için gelmişti. Kader de onları daha bu fırsatı bulamadan meşhur bir gece kulubünde bir araya getirmişti. Birkaç gün sonra Brian Epstein'a portfolyosunu bırakan Linda'ya Brian olumlu geri dönüş yapınca ve Sgt. Pepper albümünün lansman partisine çağırınca kaderin çarkları bir kere daha dönmeye başlamıştı.
Paul, kızı Mary McCartney'e annesi Linda ile tanışmalarını şöyle anlatıyor:
Bu kadar efsane bir çiftin tanışma hikayesi de gerçekten efsane. 1969'dan 1998'e kadar neredeyse her günleri birlikte geçen, birlikte müzik yapan, turneye çıkan, 4 çocuk yetiştiren, vejetaryen olup hayvan haklarını savunan; müzik dünyasının en meşhur çiftlerinden birinden bahsediyoruz.
Bu çiftin ikinci bir araya gelişi olan Sgt. Pepper partisi, 1967 yılına yaraşır bir şekilde herkesin çok tarz giyindiği bir partiydi. Çizgili ceketler, şal desenli ve fırfırlı gömlekler, fularlar havada uçuşuyordu. Beatles'ın tarzına en hayran olduğum etkinlik budur herhalde. Linda da bu grubun en doğal, samimi ve zirvedeki hallerini yakalayan bir fotoğraf çekmiştir bu partide:
Ama dikkatimi çeken sadece Beatles değil, özellikle Paul'a çok hayran olan biri olarak onun tanıştığı ve aşık olduğu kadının da tarzı. Linda, Beatles sevgilileri/eşleri içinde belki de en sade ve doğalı olmuştur hep. Ama bu doğallık, ne zevksiz birinin düşünmeden üzerine bir şeyler geçirmesiydi ne de bakımsız bir hippie tarzıydı. Amerika'nın göbeği Arizona'dan gelmiş, 60'ların en çılgın günlerinde en "hip" sanat ve müzik camiasında bulunmuş ve kendi "çabasız" stilini yaratmış birinin tarzıydı.
Sgt. Pepper partisinde de giydiği çizgili siyah-beyaz ceketi, eteği, kısa sarı saçları, sade makyajı ve elinden düşürmediği fotoğraf makinesiyle çok cool duruyordu.
Linda'nın bu stilinden aldığım ilhamla -çizgili olmasa da- 60'lar stili siyah-beyaz ceketimi ve kadife eteğimi üstüme geçirdim ve kendi kombinimi yarattım. Söylemem gerekiyor; ceket-etek kombinini hem maskülen hem de feminen hissettirdiği için çok sevdim, kendine güvenen bir havaya giriyorsun anında. Elimdekini Linda'nın analog Nikon kamerası gibi düşünün, kameranın odak noktası ise Paul... Bir yandan onu çekerken bir yandan da soruyorum: "Söylesene Paul, Sgt. Pepper fikri kimden çıktı?"
Beatles'ın aylardır üstünde çalıştığı albüm şerefine menajerleri Brian Epstein'ın antikalarla döşeli evinde verdiği partiye gazeteciler, fotoğrafçılar ve DJ'ler katılmıştı. Fotoğrafçılardan biri de iki sene sonra Paul McCartney ile evlenecek ve hayatının sonuna kadar evli kalacak Linda Eastman, ya da sonradan bilinen adıyla Linda McCartney idi.
Aslında Linda ve Paul çoğu kişinin bildiğinin aksine o partide tanışmamıştı. Birkaç gün önce Londra'nın meşhur gece kulüplerinden biri olan Bag O'Nails'de tanışmışlardı. Amerikalı Linda, o zaman bir rock fotoğrafçısıydı ve kendi vatanında fotoğrafladığı Jim Morrison, B.B. King ve Janis Joplin gibi isimlerden sonra İngiltere'ye Beatles'ı çekmek için gelmişti. Kader de onları daha bu fırsatı bulamadan meşhur bir gece kulubünde bir araya getirmişti. Birkaç gün sonra Brian Epstein'a portfolyosunu bırakan Linda'ya Brian olumlu geri dönüş yapınca ve Sgt. Pepper albümünün lansman partisine çağırınca kaderin çarkları bir kere daha dönmeye başlamıştı.
Paul, kızı Mary McCartney'e annesi Linda ile tanışmalarını şöyle anlatıyor:
Bu kadar efsane bir çiftin tanışma hikayesi de gerçekten efsane. 1969'dan 1998'e kadar neredeyse her günleri birlikte geçen, birlikte müzik yapan, turneye çıkan, 4 çocuk yetiştiren, vejetaryen olup hayvan haklarını savunan; müzik dünyasının en meşhur çiftlerinden birinden bahsediyoruz.
Bu çiftin ikinci bir araya gelişi olan Sgt. Pepper partisi, 1967 yılına yaraşır bir şekilde herkesin çok tarz giyindiği bir partiydi. Çizgili ceketler, şal desenli ve fırfırlı gömlekler, fularlar havada uçuşuyordu. Beatles'ın tarzına en hayran olduğum etkinlik budur herhalde. Linda da bu grubun en doğal, samimi ve zirvedeki hallerini yakalayan bir fotoğraf çekmiştir bu partide:
Ama dikkatimi çeken sadece Beatles değil, özellikle Paul'a çok hayran olan biri olarak onun tanıştığı ve aşık olduğu kadının da tarzı. Linda, Beatles sevgilileri/eşleri içinde belki de en sade ve doğalı olmuştur hep. Ama bu doğallık, ne zevksiz birinin düşünmeden üzerine bir şeyler geçirmesiydi ne de bakımsız bir hippie tarzıydı. Amerika'nın göbeği Arizona'dan gelmiş, 60'ların en çılgın günlerinde en "hip" sanat ve müzik camiasında bulunmuş ve kendi "çabasız" stilini yaratmış birinin tarzıydı.
Sgt. Pepper partisinde de giydiği çizgili siyah-beyaz ceketi, eteği, kısa sarı saçları, sade makyajı ve elinden düşürmediği fotoğraf makinesiyle çok cool duruyordu.
Bonus:
Tam da bu anların geçtiği bir sahne var Paul ve Linda McCartney'nin hayatını anlatan The Linda McCartney Story filminde. Ben bayılıyorum, o parti çok başarılı yaratılmış her şeyiyle birlikte.
12 Eylül 2016 Pazartesi
1 Sergi 1 Kitap 1 Film
Bu hafta size ballandıra ballandıra anlatmak istediğim 60'lı yılların pop kültürüyle ilgili 3 haber var:
1 Sergi
İlk ve tek gidişimde hayran kaldığım, Londra'nın en güzide müzelerinden Victoria and Albert (V&A) müzesi, şu günlerde çok heyecan verici bir sergiye ev sahipliği yapıyor ve "Keşke ben de gidebilsem!" dedirtiyor. 10 Eylül'de açılan You Say You Want a Revolution sergisi adını Beatles'ın 1968 tarihli Revolution şarkısından alıyor ve efsane on yılın ortasından başlayan hareketliliğe odaklanıyor.
Sadece müzik ve moda dünyası değil; kadın hakları, Vietnam Savaşı, 1968 Paris öğrenci olayları gibi dünyayı değiştiren sosyal olaylar da serginin ilgilendiği konular arasında. Bu sergide kürtajın yasallaştırılması hakkında bir poster de görebilirsiniz, bir kredi kartındaki yazıdan kadınların tamamen kendilerine ait bir kredi kartına 60'larda henüz sahip olamadığını öğrenip şaşırabilirsiniz.
Elbette müziğin en üretken dönemlerinden biri olan 1965-70 yılları arasına odaklanan bir sergiden müzikle ilgili de çok şey beklersiniz. Tıpkı bir önceki çok ses getiren David Bowie sergisi gibi V&A bu sergide de bir kulaklık veriyor size ve sergiyi gezdikçe yıla ve olaylara göre çalan şarkılar değişiyor. Bir odanın duvarında Bob Dylan efsanevi Subterranean Homesick Blues klibinden fırlamışçasına yere kağıda yazılı sözleri atıyor, bir odada yere döşenmiş çimlere uzanıp Woodstock'a gidebiliyorsunuz, başka bir yerde Beatles'ın ikonik Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band albüm kapağında giydiği kıyafetleri kanlı canlı görebiliyorsunuz.
Anlayacağınız bu sergide 60'lı yıllarla ilgilenenler başta olmak üzere o dönem hakkında bilgi sahibi olmak isteyecek herkese göre bir şey var. Anlaşılan çok başarılı bir şekilde düzenlenmiş, bunu 60'ların çoğu kişi tarafından bilinmeyen ya da unutulmuş noktalarına da değinmiş olmalarından anlayabiliyoruz.
60'lar sevgisi hiç bitmiyor ve uzun süre de bitmeyecek gibi görünüyor. Bu sergi, bunun kanıtı. Benim gibi 60'larla yatıp kalkan birinin Mekke'si gibi görünen Londra'nın beşiğindeki bu sergi 26 Şubat'a kadar açık. Bu süre zarfında Londra'ya yolu düşecek olanlar kesinlikle ziyaret etmeli- kim bilir, belki benim de yolum düşer.
Blogumun 'hakkında' bölümünde boşu boşuna "Bir yanı 1966'da Londra'da yaşıyor" yazmıyor. 1966, gerçekten özel bir yıl. İngiliz yazar ve müzik gazetecisi Jon Savage da bunu fark etmiş olmalı ki başlı başına sırf 1966'nın pop kültürünü anlatan bir kitap yazmış. 1966 kitabında 60'ların kırılma noktası diyebileceğimiz yılı tüm ayrıntılarıyla ele almış. Yılın hitlerini, hit olmayan önemli şarkılarını, kitapları, televizyon programlarını, filmleri, uyuşturucu dalgasını, sosyal olayları bir akademisyen titizliğiyle ve polisiye romanı akıcılığıyla anlatmış Savage yorumlara göre.
En hoşuma giden şeyse bütün bu şeyleri birbirini etkileyen olaylar zinciri şeklinde anlatması. O yılın belli bir döneminde hit olan şarkının neden hit olduğunu sosyolojik olaylarla bağdaştırıp çoğu kişinin aklına gelmeyecek çıkarımlar yapıyormuş mesela.
1966'ya zaman yolculuğuna çıkmak isteyenlerin başında gelen biri olarak bu kitabı edinmezsem kendimi affetmem. Bir sonraki Amazon siparişim belli oldu!
Sadece müzik ve moda dünyası değil; kadın hakları, Vietnam Savaşı, 1968 Paris öğrenci olayları gibi dünyayı değiştiren sosyal olaylar da serginin ilgilendiği konular arasında. Bu sergide kürtajın yasallaştırılması hakkında bir poster de görebilirsiniz, bir kredi kartındaki yazıdan kadınların tamamen kendilerine ait bir kredi kartına 60'larda henüz sahip olamadığını öğrenip şaşırabilirsiniz.
Elbette müziğin en üretken dönemlerinden biri olan 1965-70 yılları arasına odaklanan bir sergiden müzikle ilgili de çok şey beklersiniz. Tıpkı bir önceki çok ses getiren David Bowie sergisi gibi V&A bu sergide de bir kulaklık veriyor size ve sergiyi gezdikçe yıla ve olaylara göre çalan şarkılar değişiyor. Bir odanın duvarında Bob Dylan efsanevi Subterranean Homesick Blues klibinden fırlamışçasına yere kağıda yazılı sözleri atıyor, bir odada yere döşenmiş çimlere uzanıp Woodstock'a gidebiliyorsunuz, başka bir yerde Beatles'ın ikonik Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band albüm kapağında giydiği kıyafetleri kanlı canlı görebiliyorsunuz.
Anlayacağınız bu sergide 60'lı yıllarla ilgilenenler başta olmak üzere o dönem hakkında bilgi sahibi olmak isteyecek herkese göre bir şey var. Anlaşılan çok başarılı bir şekilde düzenlenmiş, bunu 60'ların çoğu kişi tarafından bilinmeyen ya da unutulmuş noktalarına da değinmiş olmalarından anlayabiliyoruz.
60'lar sevgisi hiç bitmiyor ve uzun süre de bitmeyecek gibi görünüyor. Bu sergi, bunun kanıtı. Benim gibi 60'larla yatıp kalkan birinin Mekke'si gibi görünen Londra'nın beşiğindeki bu sergi 26 Şubat'a kadar açık. Bu süre zarfında Londra'ya yolu düşecek olanlar kesinlikle ziyaret etmeli- kim bilir, belki benim de yolum düşer.
1 Kitap
Blogumun 'hakkında' bölümünde boşu boşuna "Bir yanı 1966'da Londra'da yaşıyor" yazmıyor. 1966, gerçekten özel bir yıl. İngiliz yazar ve müzik gazetecisi Jon Savage da bunu fark etmiş olmalı ki başlı başına sırf 1966'nın pop kültürünü anlatan bir kitap yazmış. 1966 kitabında 60'ların kırılma noktası diyebileceğimiz yılı tüm ayrıntılarıyla ele almış. Yılın hitlerini, hit olmayan önemli şarkılarını, kitapları, televizyon programlarını, filmleri, uyuşturucu dalgasını, sosyal olayları bir akademisyen titizliğiyle ve polisiye romanı akıcılığıyla anlatmış Savage yorumlara göre.
En hoşuma giden şeyse bütün bu şeyleri birbirini etkileyen olaylar zinciri şeklinde anlatması. O yılın belli bir döneminde hit olan şarkının neden hit olduğunu sosyolojik olaylarla bağdaştırıp çoğu kişinin aklına gelmeyecek çıkarımlar yapıyormuş mesela.
1966'ya zaman yolculuğuna çıkmak isteyenlerin başında gelen biri olarak bu kitabı edinmezsem kendimi affetmem. Bir sonraki Amazon siparişim belli oldu!
1 Film
Geldik bu haberlerin içinde en ulaşılabilir olana... Birkaç aydır Beatles'ın sosyal medya hesaplarından yaptığı duyurulardan ve çıkan haber ve röportajlardan anlamıştık zaten usta yönetmen Ron Howard'ın Beatles'ın turne yıllarını inceleyen bir belgesel çektiğini. Başta Beatles hayranları olmak üzere müzik ve film hayranlarını heyecanlandıran bir haberdi bu.
Uzun zamandır gerçekleştirilmesi planlanan proje sonunda başarılı yönetmenliğinin dışında bir Beatles hayranı olan Ron Howard'ın elinde çok kapsamlı bir belgesele dönüştü. Howard, grup üyeleri, hayatta olmayanların eşleri ve hayranlar başta olmak üzere her yerden toplayabildiği kadar malzeme topladı ve hem konserleri canlı canlı izlemiş hayranlara nostalji yaşatacak hem de internette aynı görüntüleri izlemekten bıkmış yeni hayranları mutlu edecek bir film yarattı.
Üstelik Beatles üyelerinin bile unutmuş olduğu detaylar ortaya çıktı bu süreçte. Mesela grubun konser sözleşmelerinde siyahların ve beyazların ayrı oturduğu alanlarda çalmayacaklarını belirten bir maddenin olması. Bu detay, Beatles'ın ne kadar ırkçılık karşıtı ve ileri görüşlü olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Belgeselde Beatles'ın 29 Ağustos 1966'da San Fransisco - Candlestick Park'ta gerçekleşen ve resmi olarak kayda alınmayan son konserinin bir hayran tarafından çekilmiş görüntüleri bile var.
Daha da iyisi, Türk hayranları olarak bu filmin internete düşmesini ya da DVD'si çıkmasını beklemeye gerek kalmadan sinemada izleyebileceğiz. İKSV'nin her sene düzenlediği Filmekimi kapsamında gösterilecek filmler arasında çünkü! Ekim ayını şimdiden iple çekiyorum.
5 Eylül 2016 Pazartesi
Get on Up: "Patron" James Brown'ın zirveye yükselişi
Benim gibi 90'ların sonu 2000'lerin başında çocuk olanların çoğu, James Brown'la Pazar Keyfi programının başında "Whoa! I feel good!" vokali ve peşinden gelen efsanevi birkaç notayı duyduğumuz I Feel Good şarkısı sayesinde tanışmıştır eminim.
James Brown, müzik yapmaya başladığından beri bütün jenerasyonları etkilemiş biridir. Funk, R&B ve soul müziğinin babası olmasının yanı sıra ilk dünya çapında meşhur siyahi entertainer diyebiliriz.
2006'da hayatını kaybeden Brown'un ardından 2014 yılında ismini şarkıcının "Get Up (I Feel Like Being A) Sex Machine" şarkısının dizesinden alan Get On Up filmi çekildi. Yapımcılığını da Brown'ın hayranı olan ve en az onun kadar ünlü olan tanıdık bir isim üslendi: Mick Jagger. James Brown ve Mick Jagger ikilisini duyunca bu filmi görmek elzem oldu zaten. Sonunda geçen hafta izlemek kısmetmiş filmi yine James Brown seven bir arkadaşımla.
Filmden önce James Brown'ın hayatı hakkında pek bir bilgim yoktu açıkçası. Film de olayları kronolojik sırayla anlatmak yerine Brown'ın hayatının en önemli anlarını, "highlight"larını göstererek anlatıyor. Bu tarz, bazı filmlerde kafa karışıklığına yol açabiliyor; "şimdi hangi tarihteyiz?", "bu da kim?" gibi sorular sorduğunuz filmler vardır ya. Bu film de biraz öyle, ben takip etmekte zorlanmadım ama bazı insanlar çok rahat etmeyebilir; tarihlere ve yerlere iyi dikkat etmek lazım izlerken. Brown'ı en etkileyen anlar, hayatından kesitler olarak veriliyor ve siz film boyunca parçaları birleştirerek ilerliyorsunuz, Brown'ın ve etrafındakilerin psikolojisini anlıyorsunuz. Üstelik Brown'ın ailesi de işin içinde olduğu için filmde çok fazla abartılmış ya da uydurulmuş kesitler yok. Mesela Brown'ın tüfekle binaya daldığı sahneyi ailesine "Bunu gösterelim mi, James böyle bir şey yapar mıydı?" diye soran yönetmen Tate Taylor, "Ah, evet, gösterin, James kesinlikle böyle biriydi." cevabını almış.
Buna bir de çok güzel müzik eşlik ediyor tabii ki. Sex Machine'in yanı sıra Cold Sweat, Please, Please, Please, Papa's Got a Brand New Bag, Get Up Offa That Thing ve It's A Man's Man's Man's World gibi şarkıları duyuyorsunuz film boyunca ve kendinizi eşlik edip tempo tutmaktan alıkoyamıyorsunuz. James Brown'ı bütün travmatik olaylardan kurtaran, ona bir umut ışığı olan ve kendini güçlü hissetmesini sağlayan tek şeyin de müzik olduğunu gösteriyor film bize. Ta çocukken siyahilerin gittiği bir kiliseye girdiğinde insanların çılgıncasına ilahi söyleyip dans ettiğini gördüğü sahnede tanık olduğumuz üzere bunun onu çok etkilediği belliydi.
Filmin içinde Rolling Stones ile ilgili küçük bir sahne olması beni gülümsetti. James Brown 1964'te T.A.M.I. Show'da kendisinin değil Rolling Stones'un en son grup olarak çıkmasına çok bozulur ve bu "yeniyetme İngiliz"lerden oluşan grubu aşağılar. Öyle bir performans sergiler ki Rolling Stones hem hayran kalır hem bozulur. Bu sahnede şovdan gerçek görüntüler de kullanmaları hoş bir detay olmuş ve daha gerçekçi kılmış sahneyi.
Brown'ın Little Richard'la tanıştığı sahne de en aklımda yer eden sahnelerden biri. Brandon Mychal Smith, Little Richard'a sadece çok benzememiş, mükemmel oynamış. Önce kendine bir rakip olarak gördüğü, o zamanlar yeni ünlenmeye başlamış Little Richard'ın Brown'a şov dünyası konusunda öğüt verip yardımcı olduğunu görüyoruz. Aralarında geçen bir konuşma tüyler ürperticiydi. "Bir gün bir beyaz şeytan sana gelip 'Ne istiyorsun?'" diye soracak." diyordu Little Richard James Brown'a. Bunu sadece şov dünyası için mi yoksa genel olarak mı söylediğini sorguladım. Birkaç sahne sonra Brown'ın Dan Aykroyd'un oynadığı "beyaz" menajeri Ben Bart'la tanışması ve Bart'ın ona aynı soruyu sorması da düşündürdü ama sonra ikilinin birbirlerini kollayıp yakın arkadaş olmaları onun asıl beyaz şeytan olmadığını kanıtladı.
Film, James Brown'ın en yakın arkadaşı Bobby Byrd ile olan ilişkisi üstünde çok duruyor. Nelsan Ellis'in oynadığı Byrd, Brown'u keşfeden ve sonra arka plana düşen bir arkadaşı olsa da onun en büyük yardımcısı ve destekçisi. Diğer herkes gibi o da Brown'a "Mr. Brown, Sir, Boss" diye hitap ediyor. Herkes onun nasıl Brown'ın kaprislerine katlandığını soruyor ama bu ona o kadar da garip gelmiyor. En sonunda bu güç dengesizliği bir yerde patlıyor ve ikilinin arası açılıyor fakat filmin sonunda bu iki müzisyen ve arkadaşın ilişkisinin gücü ve Brown'ın zeytin dalı uzatmasıyla toparlanıyor.
Sanırım filmin başarısının formüllerinden biri de, her duyguyu eşit derecede barındırması. Çok iç parçalayıcı sahneler de var, çok şaşırtan sahneler de, çok gaza getirip dans ettiren de çok güldüren de. Dozu çok iyi ayarlanmış.
Son olarak Chadwick Boseman'a değinmek istiyorum çünkü James Brown karakterini oynamamış adeta yaşamış. James Brown'a fiziksel olarak çok benzemese de o kadar iyi oynamış ki saç ve makyaj artistlerinin de yardımıyla James Brown'a dönüşmüş. Elbette çok sıkı çalıştığı ses ve dans dersleri de meyvesini vermiş. Tüm şarkıları o söylemese de bazı sahnelerde kullanması gerektiği sesi Brown'ın sesine benzetmeyi başarmış. Brown'ın o kendine güvenen, güçlü duruşunu hiç sırıtmadan bize zaman zaman dördüncü duvarı yıkarak yansıtan Boseman ilk başta ikna olmamış bu filmde oynamaya. Yönetmen Taylor'la tanışınca onun tutkusundan etkilenip kadroya dahil olmuş hemen. Mick Jagger'la buluşup saatlerce Brown'ın şarkılarını dinlemiş, Jagger Boseman'a taktikler vermiş. 38 yaşındaki Boseman da film boyunca James Brown'ı 16 yaşından 60 yaşına kadarki dönemlerini başarıyla canlandırmış, alkışı hak etmiş.
Film gecemizi arkadaşımla James Brown şarkıları açıp çılgınca dans ederek bitirdik. Filmin ve James Brown'ın da bırakmak istediği etki bu değil mi? Her şeyi bırakıp birkaç dakikalığına kendini hiçbir şey düşünmeden müziğe, dansa kaptırmak ve hayattan haz almak...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















