Son albümlerini çıkardıktan hemen sonra kapsamlı bir tura başlayan The Last Shadow Puppets, Amerika'dan İngiltere'ye, o televizyon programı senin bu festival benim gezmekle ve konser vermekle meşgul. Bu konserlerde eğlendikleri her halinden belli oluyor Alex Turner ve Miles Kane'in. Kendi şarkılarının dışında ilham aldıkları çeşitli isimlerin şarkılarını coverlamayı da ihmal etmiyorlar konserlerinde. Bu da özellikle TLSP sevenler için büyük bir ayrıcalık çünkü TLSP sevenler, onların ilham aldıkları sanatçıları da seviyor genelde. Hatta daha önce duymadıkları bazı şarkıları bu coverlar sayesinde tanıyıp ufukları açılabiliyor. Ve TLSP de kurulduğu günlerden bildiğimiz üzere cover konusunda gerçekten başarılı bir grup.
Bu arada konserdeyken video çekenlere zaman zaman sinir olduğum(uz) doğru ama şöyle de bir gerçek var ki onlar olmasaydı bu paylaştığım performansların çoğunu izleyemeyecektik biz o konserlerde bulunamayan şanssızlar olarak. O yüzden onlara buradan teşekkürlerimizi gönderiyoruz!
İşte hala devam eden son turlarından gözüme çarpan (ve bayıldığım) 4 cover:
1. I Want You (She's So Heavy) - The Beatles
Kurulduğu 2008 yılında bu şarkıyı ilk söylediklerinde zaten herkes bayılmıştı, sayelerinde birçok kişi Beatles'ı keşfetmişti ve bu şarkıyı zaten Lennon-McCartney'e benzetilen Turner ve Kane'e çok yakıştırmıştı. TLSP, en büyük ilham kaynaklarından biri olan Beatles'ın en uzun süreli ve en az söze sahip, hard rock/progressive rock şarkısı I Want You'yu son turlarında da coverlıyor. Cambridge'de bir sürü TLSP ve Beatles hayranı arasında siz de şu performansı izlemek istemez miydiniz?
2. Moonage Daydream - David Bowie
Meşhur Glastonbury Festivali'ni geçtiğimiz ay şenlendiren TLSP, bu sene kaybettiğimiz David Bowie'yi anarak üstadın Moonage Daydream şarkısını coverladı. Miles tutkuyla çaldı, üstünde tam Alex'in tavrına yakıır bir şekilde "Give a damn" yazan bir tişörtle sahneye çıkan Alex de Jagger-vari bir frontman havasında kendinden geçerek şarkıyı söyledi.
3. Les Cactus - Jacques Dutronc
TLSP, Fransa'nın Lyon kentinde verdiği konserde Fransızlara özel bir cover eklemeyi ihmal etmemiş. 60'larda Fransız rock müziğine damgasını vuran Jacques Dutronc'un Les Cactus şarkısını orijinal dilinde söyleyerek hünerlerini sergiliyor Alex Turner bu eğlenceli performansta.
4. Last Night I Dreamt That Somebody Loved Me - The Smiths
En iyisini sona sakladım desem yalan olmaz. TLSP, geçtiğimiz günlerde Londra'da The Smiths'in en sevdiğim şarkılarından Last Night I Dreamt...'i bizzat The Smiths'in gitaristi Johnny Marr ile birlikte söyledi. Gül yaprakları, Alex'in efsanevi One For The Road deri ceketi ve "sunglasses indoors" hali... Alex'e sarıldığımı gördüğüm bir rüyadan uyandıktan hemen sonra sosyal medyada gezinirken bu performansın karşıma çıkması da pek manidardı. "Last night I felt real arms around me"... Öhö-öhö, neyse, buyrun size o güzel performans:
Son günlerde belki de en karanlık, en umutsuz, en kaotik anları yaşadık. Korku ve belirsizliğin birleşiminin en kötü duygu kombinasyonlarından biri olduğuna kanaat getirdik. Hala belirsizlikler, şüpheler ve soru işaretleriyle doluyuz ve geleceğin neler getireceği konusunda fazlasıyla endişeliyiz.
Tarih kendini tekerrür eder lafından bıkmış olsak da doğru çıktığını sıklıkla görüyoruz. Sadece ülkemizde değil bütün dünyada aynı durum geçerli. Böyle zamanlarda en sevdiğim müzisyenlerin, yıllar önce yazsalar da günümüzde hala geçerli olan, klasikleşmiş şarkı sözleri aklıma gelir ve şarkı sözlerinde yakaladıkları evrensellik ve öngörüyü bir de mükemmel melodilerle birleştirmelerine bir kez daha hayran kalırım. Elbette bu çok küçük bir liste, biraz daha düşünmeye ve araştırmaya başlayınca listenin sonu gelmez. Ama izin verin size içinize biraz umut serpecek, düşündürecek ve yalnız olmadığınızı hissettirecek birkaç şarkıyı hatırlatayım.
1. Gimme Shelter - The Rolling Stones
"War, children, it's just a shot away, it's just a shot away
Rape, murder , it's just a shot away, it's just a shot away
...
I tell you love, sister, it's just a kiss away, it's just a kiss away"
Birçok kişi tarafından Rolling Stones'un en iyi şarkısı ilan edilen Gimme Shelter, dünyanın devrimlerle çalkalandığı 1969 yılına ait. Mick Jagger'ın mükemmel tespitlerine ve tavsiyelerine Merry Clayton güçlü ve duygulu vokaliyle eşlik eder. Bu şarkıyı ne zaman dinlesem "Love, sister, it's just a kiss away" dizelerinin masumiyeti içimi ısıtır ve sevginin aslında ne kadar ulaşılabilir ve kutsal bir şey olduğunu hatırlatır.
2. Revolution - The Beatles
"You say you want a revolution, well you know
We all want to change the world
You tell me that it's evolution, well you know
We all want to change the world
But when you talk about destruction
Don't you know that you can count me out
Don't you know it's gonna be alright"
Sene 1968 olur da Beatles devrimle ilgili bir şarkı yazmaz mı? John Lennon'ın dönemin siyasi protestoları hakkında şüphelerini yansıtan şarkı, bir süre sonra başlayacak solo kariyerinin gidişatının sinyallerini veriyor. Hepimiz dünyayı değiştirmek istiyoruz ama bunu nasıl yapacağımızı iyice düşünmeliyiz. Şiddet yerine..."You better free your mind instead." Şarkı, sonunda bir Beatles optimizmiyle her şeyin iyi olacağını söylüyor ve verdiği mesajların geçerliliği 48 yıl sonra da tazeliğini koruyor.
3. The WASP (Texas Radio and the Big Beat) - The Doors
"I'll tell you this, no eternal reward will forgive us now for wasting the dawn."
1950'li yılların Meksika radyolarından ve Amerikan kültüründen bahseden şarkı, aslında Jim Morrison'ın en güzel sözlerinden birine sahip. Grubun 1971 tarihli son albümü L.A. Woman'da yer alan şarkı, Jim'in bir şiirinden şarkıya dönüştürülmüş. Arada bu dizeyi yakalayıp anlamını sorguladığınızda da Jim Morrison'ın bilgeliğine bir kez daha hayran kalıyorsunuz. "Hiçbir ebedi ödül, bizi şafağı harcadığımız için affetmeyecek." diye kabaca çevirebileceğim sözü bize an'ı yaşamamız ve "öbür dünyaya", cennet/cehenneme güvenip düşüncesizce hayatımızı harcamamamız gerektiğini söylüyor. Her yere asılası, sıklıkla dinlenesi, okunası ve tekrar edilesi!
4. Brothers In Arms - Dire Straits
"There's so many different worlds
So many different suns
And we have just one world
But we live in different ones
...
We're fools to make war
On our brothers in arms"
Falkland Savaşı hakkında yazılan ve 1985 yılında CD'ye basılan ilk şarkı olarak tarihe geçen Brothers In Arms, yazılmış en hüzünlü ve "aşmış" savaş şarkısı olabilir. Sonsuza kadar gidecekmiş gibi gelen gitar sololarını bir kenara bırakın, şarkı mükemmel bir evrensel mesaj veriyor yukarıdaki sözleriyle. Hepimiz büyük bir evrenin parçasıyız, aynı dünyada ama farklı dünyalarda yaşıyoruz, savaşarak en büyük aptallığı yapıyoruz. Askerlere ithaf edilebilecek en güzel şarkılardan...
5. The Times They Are A Changin' - Bob Dylan
"Don't criticize what you can't understand."
Bob Dylan'ı Bob Dylan yapan şarkı desek yeridir. 1964 yılında jenerasyon farkından bahseden ve eski jenerasyona "ya el uzat ya da yoldan çekil" felsefesiyle seslenen Dylan, bu şarkısıyla 60'lı yılların başındaki fırtına öncesi sessizliği bozan müzisyen olmuştur. Şarkının en dikkat çekici sözlerinde ise anlamadığın şeyi eleştirme diyor üstat Dylan ve tanrım, ne kadar doğru diyor! Her durumda geçerliliğini koruyan bir tavsiye. Ön yargıları, tanımadığımız ve anlamadığımız düşünceleri anlamadan eleştirmememiz gerektiğini söylüyor. Bugünlerde en, en, en çok ihtiyacımız olan tavsiyelerden biri de bu değil mi sizce?
6. Masum Değiliz - Sezen Aksu
"İçindeki çocuğa sarıl
Sana insanı anlatır
Eller günahkar, diller günahkar
Bir çağ yangını bu bütün dünya günahkar
Masum değiliz, hiçbirimiz."
Sezen Aksu, Meral Okay ve Uzay Heparı üçlüsünün 1993 yılında yarattığı, yazılmış en güzel Türkçe şarkılardan biri olan Masum Değiliz'e yer vermesem olmazdı! Nakaratta tüyleri ürpermeyen insandan şüphe ederim, sözlerini anlamayan yabancı biri olsa bile. Herkesi birleştirecek nitelikte sözlere ve müziğe sahip şarkı, insan olmaktan utandığımız günlerde daha da manidar oluyor.
Peter Sellers ve Claudine Longet'nin başrollerde
olduğu Blake Edwards'ın yönettiği The Party filmi, kült komedi
klasiklerindendir. 1968 yılında çekilen ve Peter Sellers'ın doğaçlama
yeteneğini gözler önüne seren filmde Sellers, Hintli bir oyuncuyu canlandırır.
Tesadüfen davet edildiği elit bir partiye katılır ve sakin başlayan parti
gecenin sonunda Sellers'ın sempatik ve sakar karakterinin etkisiyle 60'ların
ruhuna yaraşır şekilde çığırından çıkar.
İçinde oyuncudan şarkıcıya, bürokrattan protestocu
gence kadar her tür egzantrik karakter bulunan parti, özellikle benim gibi
60'lar aşığı biri için görsel ve işitsel bir şölen niteliğindedir. Mücevherler,
renkli elbiseler, kabarık saçlar, danslar, müzik...
Partiye gerçek hayattaki kimliği gibi Fransız bir
oyuncu/şarkıcı olarak katılan Claudine Longet, içinden havuz geçen ultra lüks
evin kapısından girdiği an beni kendine hayran bıraktırmıştır ve önceleri hiç
sevmediğim sarı rengini sevmemi sağlamıştır. 60'lar stili ucu kıvrık saçı,
belirgin göz makyajı, alçak topuklu ayakkabıları ve tabii ki şifon mini sarı
elbisesiyle ikonik bir görüntüye sahiptir Longet.
Filmin müzikleri de Pink Panther, Breakfast at
Tiffany's ve A Hard Day's Night gibi filmlerin usta bestecisi Henry Mancini'nin
elinden çıkmıştır. Filmin en hatırda kalır sahnelerinden birindeki şarkıyı da o
bestelemiştir: Claudine Longet'nin gitarıyla söylediği Nothing to Lose. Herkes
şarkıyı dinlerken o sırada çaresizce tuvalet aramakta olan Sellers tam
performansın ortasında yakalanır. Mancini sahne konusundaki hoşnutsuzluğunu
şöyle dile getirmiştir: "Komedi filmleri için beste yaptığımda hep aynı
şey oluyor. Seyirciler gülmekten tek bir nota bile duyamıyor!"
Bu filmi izledikten sonra algıda seçicilik olsa gerek,
alışveriş yaparken gözüme bu elbiseyi andıran, daha az gösterişli sarı mini bir
elbise çarptı ve tabii ki hemen aldım! Longet'nin 60'lar ruhunu taşıyan sade
şıklığını günümüze uyarlamak hiç de zor değil!
Aylar önce bir karaoke barda Blur'un Girls and Boys şarkısını söylerken yakın zaman sonra Damon Albarn'ı canlı göreceğimi hiç tahmin etmezdim. Bu da nasip oldu neyse ki geçtiğimiz hafta 27 Haziran'da. İstanbul Caz Festivali'nin programı birkaç ay önce açıklandı ve çok sevdiğimiz Damon Albarn'ın Suriyeli Müzisyenler Orkestrası ile festivali açacağını duyunca arkadaşımla hemen biletleri aldık. 90lar Britpop'un Oasis ile birlikte krallarından biri olan Blur grubunun solisti, ayrıca dünyanın ilk ve en meşhur animasyon grubu Gorillaz'ın da yaratıcısı olan Damon Albarn'ın sayısız projelerinden biriydi bu konser de. En son 2010'da Yeni Zelanda'da sahne alan gruba Suriye'de savaş başlamasından sonra da orkestra şefi Issam Rafea vasıtasıyla ulaşan ve orkestrayı tekrar toplayan Damon Albarn'ın bu projesi bir barış mesajı niteliğinde. İstanbul'dan hemen önce Londra'da Glastonbury Festivali'nde sahneye çıkan grubun vereceği konserin Suriye müziğine ve kültürüne saygı duruşu niteliğinde bir konser olacağı dışında nasıl geçeceği hakkında pek bir fikrim yoktu. Ben de konser öncesinde kendi kendime Damon Albarn'a saygı duruşunda bulunup çeşitli projelerinden şarkılarını dinledim bol bol. Konser, İstanbul'da en sevdiğim konser alanlarından ve yaz konserleri deyince akla gelen ilk yer olan Cemil Topuzlu Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda gerçekleşti. Öğrenci koltuklarının dopdolu olduğu konser başladığı anda birkaç sıra öndeki boş koltuklara hücum ettik. Kazık ama klasik Frigo dondurması eşliğinde orkestranın yerini almasını izledik ve Damon çıktı sahneye. Alkış, çığlık, kıyamet... Sevdiğimiz ve yıllardır sadece makinelerden müziğini dinleyip ekranlardan yüzünü gördüğümüz bir ünlüyü canlı canlı görünce yaşanılan his gibisi yok... Sanki o gerçek bir insan değilmiş gibi geliyor ama aslında senin benim gibi bir insan. Biz bile hala böyle düşünüyorsak onların psikolojisini hayal edin artık... Damon kısaca projeden bahsedip sahneyi Suriyeli müzisyenlere bıraktı. Anladım ki o sadece projenin mimarı ve destekçisi olarak orada; bu gece Suriyeli müzisyenlerin... Orkestra başladı bize tanıdık gelen oryantal ezgileri çalmaya... Suriyeli müzisyenler diyoruz ama içlerinde Malili, Senegalli ve Lübnanlı olanlar da vardı kadınlı erkekli. Özellikle kendi özel yaylı çalgısını wah-wah pedalına bağlayan ve müthiş sololar atan müzisyene selam göndermek istiyorum buradan. Hele başka müzisyenlerle karşılıklı solo atmaları müthişti. Kadınların tüyler ürpertici sesleriyle söylediği duygulu şarkılar da dili anlamasak da herkese dokundu. O anda düşündüm, ve sanırım konserin de biz seyircilere düşündürtmeye çalıştığı şey buydu: bu milleti son zamanlarda hep savaş ile anıyoruz. Aklımıza oradan oraya göçen, denizlerde boğularak yaşamını yitiren, hep sıkıntılar içinde olan insanlar geliyor. "Mülteci" diye yaftalıyoruz. Ötesini düşünmüyoruz, düşünemiyoruz, medya bize düşündürtmüyor. Ama onların da çoğu bize çok uzak olmayan bir kültüre sahip. Onlar da müzik dinlemekten, çalmaktan ve dans etmekten hoşlanıyor. Aslında çok yakınız: konserde çaldıkları bir müziğe alkışla tempo tutan ve ayağa kalkıp dans eden insanları görünce bunu anlıyorsunuz. Ve Damon Albarn da batının bağrı İngiltere'den gelen usta bir müzisyen olarak bu hep itelediğimiz ve çok zengin bir müzik kültürü olduğunu unuttuğumuz doğu müziğini batıyla buluşturan elçi olarak karşımıza çıkıyor. Piyanoya oturup Beatles'ın Blackbird şarkısını orkestrayla söyleyince gönlümü bir kez daha fethediyor. Bir süre sonra da arkadaşımın konser öncesi tahminini doğrulayacak şekilde Blur'un Out of Time şarkısını söylemek için gitarı eline alıyor. Buraya küçük bir dipnot düşmek istiyorum. Ben, konserlerde durmadan video ve fotoğraf çeken biri değilim. Çekenlerden de pek hoşlandığım söyleyemez, Alex Turner kadar atar yapmasam da anlamsız bulurum konseri orada oldukları halde baştan sona ekranlarından izleyenleri. Ama önemli anlarda tadımlık videolar çekerim 15-20 saniyelik, belki birkaç da fotoğraf. Anı olsun diye. Aynı şeyi bu konserde de yaptım ve Damon'ın çıktığı anları ölümsüzleştirmek için telefonu elime aldım. Ve konsantrasyonumu kaybettim! Evet, aynı anda telefona mı bakayım, sahnedeki Damon'a mı bakayım, sahne kenarlarındaki dev ekrandaki Damon'a mı bakayım yoksa müziği mi hissedeyim bilemedim! Zaten ben bütün bunları yapayım derken kısacık şarkısını bitirmişti Damon ve koşarak sahneden çıkmıştı. Yani diyeceğim o ki; boşverin snap atmayı, arşivinize en sevdiğiniz şarkıların canlı performansını eklemeyi. Nasılsa izlemeyeceksiniz bir daha, gerçekten. Bilgisayarınıza atacaksınız ve orada duracak. Belki bir gün açıp diyeceksiniz ki "zaten çok küçük/bulanık/sallantılı çıkmış, keşke çekmeseymişim." Ben bir daha çekmeyi düşünmüyorum, en azından en konsantre olmam gereken anlarda; kendimi protesto ediyorum. Tamamen an'a odaklanacağım ve plastik bir ekranın beni gerçek zevkten mahrum etmesine izin vermeyeceğim. Size de aynısını yapmanızı öneririm, eğer profesyonel fotoğrafçı/videocu değilseniz. Konsere dönecek olursak... En son konuklar çıktı, çeşitli Arap ülkelerinden rapçilere ülkemizden de çok sevdiğim Ceza eşlik etti. Keşke daha fazla kalsaydı diye düşündüğüm anda Cezayirli efsane Rachid Taha da gelmesin mi sahneye... Tek bildiğim ve bayılarak dinlediğim şarkısı Ya Rayah'ı söyler mi diye düşünürken onun da melodisini duymaya başlamayayım mı... Fakat Rachid Taha, sahneden önce bir-iki tek atmış gibiydi backstage'de; durmadan bağırıp şarkıyı bize söyletmeye çalıştı Arapça bilmediğimizi unutarak sanırım. Neyse ki müzisyenlerden biri imdada yetişti ve şarkıyı söylemeye başladı. Bir ara Damon da sahneye çıktı, daha doğrusu çıkarıldı. Sahne kenarından konseri izlerken müzisyenler onu sahneye aldı, o da hafif utangaç bir şekilde dans etmeye çalıştı. Konserin en komik anı da herhalde Damon'ın çaktırmadan el çırpa çırpa geri geri sahneden kaçmasıydı. Kahkahalara boğulduk. Konser çabuk bitti. Ya da bana öyle geldi, aslında iki buçuk saat sürmüş ama daha saatlerce dinleyebilirdik. Ramazan oluşu da konsere ayrı bir hava kattı, sanki iftardan sonra TRT Müzik'i açmışız ve geleneksel müziğe eşlik ediyoruz. Bazı şarkıların Türkçe olup olmadığını bile sorguladık. Boşuna demiyorum müzik kültürümüz çok benziyor diye. Konser sonrası Damon Albarn'la bir hayranı olarak gurur duydum. Ne mutlu kendini bu kadar geliştirmiş, vizyonunu bu kadar açmış da çeşitli kültürlerden müzisyenleri bir araya getirmiş. Yıllardır işi gücü yok savaş halindeki ülkeleri geziyor, çalışıyor, çabalıyor. İstese Blur'un başarısıyla yetinip İngiltere'de kalabilirdi hayatının sonuna kadar. Ama o yeniliklere açık ve tutkulu bir müzisyen olarak bence bir müzisyenin olacağı en kutsal yerde şu an: dünyayı gezip biz müzikseverlerin ufkunu açıyor. Ne mutlu sana ve teşekkürler Damon!
2007'de televizyonda yayımlanmaya başlayıp geçtiğimiz sene 7. sezonuyla son bulan ABD yapımı Mad Men, efsane bir dizidir. En sevdiğim dizi diye söylemiyorum bunu sadece; reytingler, topladığı sayısız ödüller ve kritiklerin ve seyircinin her bölümü ayrı bir sanat eseriymiş gibi titizlikle inceleyip eleştirmesi de bu söylemi doğrulayabilir. 1960'lı yılların başından başlayıp sonundan çıkan, New York Madison Avenue'da bir reklam ajansı etrafında şekillenen dizi, aslında dönemin toplumsal olaylarını ve bireylerin psikolojisini reklam dünyası üzerinden anlatıyor. Sağlam karakterler ve sağlam hikayeler, izleyiciyi anında sadık hayranlara dönüştürüyor. Mükemmel dekor, kostüm ve müzikler de dizinin senaryosunu en iyi şekilde tamamlıyor.
Dönem dizisi, özellikle 1960'larda geçen bir dönem dizisi müzik de baş rolde olmadan anlatılabilir miydi? Elbette hayır, ve dizinin yaratıcısı dahi adam Matthew Weiner bu işi de kendine has ustalığıyla yapıyor ve şarkıları senaryonun en vurucu yerlerine koyarak duyguları yoğunlaştırıyor. Üstelik seçtiği şarkılar sadece dönemin en meşhur şarkıları değil: tek şarkıyla meşhur olmuş grupları da görebiliyoruz, çok deneysel veya çok geleneksel bir şarkıyı da.
Müzikleriyle de gönlümde taht kurmuş bu dizinin benim için en iyi müzikal anlarını küçük bir listede topladım. Eğer "dur, ben daha bu diziyi izlemedim, spoiler olmasın!" diyorsanız bu yazıyı kaydedip diziyi izledikten sonra okuyabilirsiniz. Ama "ben yine de bir bakayım, sahneleri beğenirsem belki diziye başlarım, en kötü şarkıları keşfetmiş olurum" diyorsanız buyrun size müziğin başrolde olduğu -bana göre- en iyi 6 Mad Men sahnesi...
6. Ann-Margret - Bye Bye Birdie (3. sezon 2. bölüm)
Reklam ajansı Sterling Cooper, Pepsi'nin diyet içeceği Patio için Ann-Margret'ın oynadığı gençlik müzikali Bye Bye Birdie'nin jeneriğinden esinlenerek bir reklam filmi çeker. Prodüksiyon olarak neredeyse aynı olmasına rağmen reklam, Pepsi tarafından reddedilir. Çünkü kadın Ann-Margret değildir ve reklam, kadınlara hitap eden Patio'nun aksine erkeklere hitap etmektedir. Bu olay, erkeklerle dolu ajansta kadın bakış açısıyla bakmayı unutan reklamcılara bir ders niteliğindedir.
5. Robert Morse - The Best Things in Life Are Free (7. sezon 7. bölüm)
Reklam ajansı Sterling Cooper'ın Cooper'ı egzantrik karakter Bert'e ancak bu kadar güzel veda edilebilirdi. Karaktere hayat veren oyuncu Robert Morse'un Broadway kariyerindeki geçmişini düşünürsek ona da çok şık bir jest yapıldığını anlayabiliriz. Dizinin ana karakteri Don, Bert öldükten sonra ona "hayatta en iyi şeyler bedavadır" mesajını veren hayalini görür ve o an yüzündeki ifadeden nasıl depresif bir ruh haline girdiğini rahatlıkla görürüz. Bu sahneyi her izlediğimde benim de gözlerim dolar.
4. Serge Gainsbourg & Brigitte Bardot - Bonnie and Clyde (6. sezon 4. bölüm)
Dizinin en sert ama aynı zamanda en kadınsı karakteri Joan, bir gece bir kız arkadaşıyla 60'ların popüler gece kulübü Electric Circus'a gider. Ortama uyarak normalde yapmayacağı bir şey yapar: gardını düşürür. Çekici Fransız ikonlar Serge Gainsbourg ve Brigitte Bardot'nun efsane şarkısının ortamı hazırladığı sahne, 60'ların ortalarının ruhunu birkaç saniyede kapmamızı sağlar.
3. The Spencer Davis Group - I'm a Man (7. sezon 1. bölüm)
Dizinin en sevdiğim kadın karakteri, Don'un ikinci eşi Megan Draper'ın parladığı bir sahne. Güzel, çekici, entelektüel ve zevkli Megan'ın oyunculuk kariyerine odaklanmak için taşındığı California'da eşi Don'u havaalanında karşıladığı bu sahne; Megan'ın sıfatlarına "bağımsız"ı da eklediğimiz sahnedir. Don, karısına yolcu kapısını açarken Megan'ın kendinden emin bir şekilde şoför koltuğuna geçmesi ve dönemin trendy dikdörtgen güneş gözlüklerini takması cool değildir de nedir? Adeta bir thug life sahnesi! Ama Megan'ın öncesinde bebek mavisi mini elbisesiyle arabadan inip ağır çekimde Don'a yürüdüğü ve yandan gülümsediği sahne, 1967 yapımı Spencer Davis Group şarkısı I'm a Man arka planda çalmasaydı bu kadar büyüleyici olmazdı.
2. The Beatles - Tomorrow Never Knows (5. sezon 8. bölüm)
60'larda geçen bir dizi, Beatles olmadan düşünülebilir mi? Aslında düşünülebilir, çünkü Beatles filmlerde, dizilerde ve reklamlarda asla şarkıları için kullanım hakkı vermiyor. Matthew Weiner'ın ısrarları ve uğraşlarıyla Mad Men'in bu bölümünde bir istisna olmuş. 250.000 dolar gibi büyük bir meblağ karşılığı şarkının kullanım hakkına sahip olan Weiner, "Beatles, yüzyılın grubu; onlar olmadan dizide belli bir özgünlük eksikliği olurdu." demiş. Helal olsun! Gittikçe değişen dönemi anlamakta zorluk çeken Don'a genç eşi Megan, Beatles'ın Revolver albümünü, albümün son şarkısı olan Tomorrow Never Knows'dan başlayarak dinlemesini önerir. Don, Beatles'ın belki de en deneysel şarkısını açar ve o sırada tüm karakterlerin hayatlarından kesitleri şarkı eşliğinde görerek bambaşka bir evrene sürükleniriz. Don fazla dayanamaz ve şarkıyı yarıda keser. Bu hareketi de sahnenin efsaneliğine efsanelik katar.
1. Jessica Paré - Zou Bisou Bisou (5. sezon 1. bölüm)
Dizinin en ikonik sahnelerinden birinde yine Megan başroldedir. Don'un 40. yaş günü için sürpriz bir ev partisi düzenleyen Megan, Gillian Hills'ın Fransızca şarkısı Zou Bisou Bisou şarkısını söyler ve seksi bir performans sergiler. Bu sahne çiftin aslında ne kadar uyumsuz olduğunu gösterir bize: genç ve cool Megan, bu performansın Don'u mutlu edeceğini düşünür fakat aksine daha yaşlı ve geleneksel olan Don, iş arkadaşlarının önünde böyle bir performans sergilemenin aslında utanç verici olduğunu düşünmektedir ve içten içe rahatsız olmaktadır. Biz de bu sırada görsel ve işitsel bir şölen yaşamış oluruz ve o ev partisine ışınlanmak isteriz.
Alex Turner'ın, sanki daha dün müzik dünyasına yeni giriş yapmış bir müzisyenken şimdi kendi izinden giden diğer genç müzisyenlerin prodüktörlüğünü yaptığına inanamayabilirsiniz. Fakat olan tam da bu.
Geçen yaz True Detective dizisinin soundtrackinde yer alan "Risk" şarkısını söyleyerek dikkat çeken gizemli kadın, Alex Turner'ın yeni keşfi olan Alexandra Savior'dan başkası değil. Şarkıda davul, klavye ve gitarı da bizzat kendisi çalan Alex, benim yaşımdaki bu Amerikalı genç kadına Sinderella'nın peri annesi gibi bir değnek değdirmiş ve kariyerinde yolunu açmış gibi gözüküyor. Üstelik geçici de değil, her şey daha yeni başlıyor. Alex'in Miles Kane ile kurduğu grup The Last Shadow Puppets'ın birkaç ay önce çıkan albümü Everything You've Come To Expect'in en güzel şarkılarından biri olan Miracle Aligner'ı da Alexandra ile beraber yazmışlar. Alexandra'nın çok yakında çıkacak yeni albümünde Alex Turner'ın ismini sıkça göreceğiz: şarkıların çoğunda onun da imzası var, pek çok enstrümanı o çalmış ve albümün prodüksiyonluğunu kendisi üstlenmiş. Albümün ilk meyvesi olarak geçen gün Alex'in ünlü prodüktör James Ford ile birlikte yazdığı Shades isimli şarkı single olarak yayımlandı. Lana Del Rey'in retro tınılarını andıran ve tabii ki Alex Turner'ın parmağı olduğu da belli olan şarkı, müzik dünyasını şimdiden albümün tamamı için heyecanlandırmaya başladı.
Büyüleyici bir sese sahip olan Alexandra, geçtiğimiz aylarda The Last Shadow Puppets ile birlikte ABD turnesindeydi. Alex Turner ile çeşitli yerlerde minik konserler bile verdiler. Aşağıdaki videolarda yorumladıkları şarkılarda aralarındaki güçlü kimyayı görebilirsiniz.
Bu yetenekli ve tatlı kadını takibe alın derim ben. Artık çoğunlukla Los Angeles'ta oturan ve bir nevi Hollywood'lu olan Alex Turner'ın da Alexandra gibi genç sanatçıları daha çok destekleyeceği belli oluyor. Mini Mansions grubu da buna bir örnekti. Ne mutlu Alex'le birlikte stüdyoya girme şansını elde eden müzisyenlere...
Hayranı olduğum müzisyenlerin hayatlarını merak ederim. İzin verdikleri sürece - yani kitaplarda, şarkılarda ve belgesellerde anlattıkları kadarıyla - haklarında bilgiler öğrenmek isterim: duygularını, düşüncelerini, hayran oldukları şeyleri, ailelerini ve tabii ki aşklarını.
Bu yüzden en sevdiğim üç şarkı yazarı/gitaristi, yani Eric Clapton, George Harrison ve Jimmy Page'i araştırırken karşıma Charlotte Martin'in çıkmaması imkansızdı. Bu üç İngiliz sanatçıyla aşk yaşayan ve hayatlarını etkileyen Charlotte, 60'ların sonunda İngiltere'de yaşayan Fransız bir model. O dönemde modellerin en ünlü ve başarılı müzisyenlerle tanışmasının neredeyse sıradan bir şey olması beni imrendirir. İlgi alanları, fotoğrafçılar ve takıldıkları ortamalar dolayısıyla tanıştıkları bu isimlerle çok renkli ve efsanevi bir network oluşturanlar vardır. Bunlardan biri de Charlotte Martin'dir. Charlotte Martin 1966'da Londra'da Speakeasy Club'da Eric Clapton ile tanışır. Charlotte'ı hayatının en büyük aşklarından biri olarak tanımlayan Eric Clapton, Charlotte'ın klasik Fransız figüründen ve hüzünlü ve aşağı doğru eğimli gözlerinden çok etkilenir. Birlikte yaşamaya başlarlar. Eric, Charlotte'ın modellikten çok film, sanat ve edebiyatla ilgilendiğini ve çok güzel vakit geçirdiklerini söyler. Eric'in o zamanki grubu Cream ile takılmaya başlayan Charlotte, onları bir gece bir kulüpte Avustralyalı görsel tasarımcı Martin Sharp ile tanıştırır: kendisi o gece bir peçeteye efsanevi Cream şarkısı Tales of Brave Ulysses'in sözlerini yazacak ve grubun ikinci albümü Disraeli Gears'in kapağını tasarlayacaktır.
Charlotte, Cream ile
1967 yılında Beatles'ın dünya çapında BBC tarafından canlı olarak yayınlanacak ve Abbey Road stüdyolarında kaydedilecek All You Need Is Love performansına Beatles'ın, özellikle George Harrison'ın yakın arkadaşı olan Eric de davet edilir. Grup üyelerinin sevgilileri, arkadaşları, Mick Jagger, Keith Moon, o zamanın popüler tasarımcı ekibi The Fool gibi simaların arasında Eric ile beraber Charlotte da vardır. George Harrison'ın model eşi Pattie Boyd da elbette oradadır ve Charlotte ile arkadaş olsalar da birkaç sene sonra yaşayacakları aşk dörtgeninden habersizlerdir.
Charlotte, All You Need Is Love performansında
1969 yılında George'un eşi Pattie Boyd'a delicesine aşık olan Eric, Charlotte'tan ayrılır. İronik olarak Charlotte, Pattie ve George'un evinde kalmaya başlar. George ile flörtleşmeye başlarlar, hatta biyografi yazarlarına göre George, All Things Must Pass adlı ilk solo albümündeki Let It Down şarkısını Charlotte'a yazmıştır. Şarkıyı o kadar içli söyler, o kadar masum ve ince sözler yazmıştır ki sanki George, Charlotte ve arkadaşlarıyla bir odada oturuyorsunuz ve George'un aklından geçenleri okuyorsunuz gibi gelir. Though you sit in another chair, I can feel you here Looking like I don't care, but I do, I do Hiding it all behind anything I see Should someone be looking at me Ben akustik versiyonunu daha çok severim, daha samimi gelir.
Pattie bu ilişkiden hoşlanmaz doğal olarak ve evi terk eder. Kısa bir süre sonra George ve Charlotte'ın da ilişkisi biter, Charlotte evden gider, George Pattie'yi geri çağırır. Fakat zaten sallantıda olan ilişkilerinin bitişinin başlangıcıdır bu olay. Bir süre sonra Pattie de Eric Clapton ile birlikte olmak için George'u terk edecektir. Ama o başka bir hikaye... Charlotte bir süre sonra, 9 Ocak 1970'de Royal Albert Hall'da, Led Zeppelin konserindedir. O gün grubun gitaristi Jimmy Page'in doğum günüdür. The Who grubundan Roger Daltrey, ileride evleneceği model Heather Taylor ile konsere gelmiştir ve Charlotte'ı Jimmy Page ile tanıştırırlar. Bu, uzun süreli bir ilişkinin başlangıcı olacaktır. Jimmy Page, hayatına pek çok kadın girse de Charlotte ile birlikte kalmıştır 1980'lerin başına kadar ve bir kızları olmuştur: ileride bir fotoğrafçı olacak olan Scarlet Page. Charlotte, Led Zeppelin'in 1973 yapımı filmi The Song Remains the Same filminde gözükür ve grubun Friends şarkısının da ilhamıdır. Jimmy'e göre bir gün tartıştıktan sonra Jimmy balkona çıkar ve birden bütün şarkı belirir zihninde. "Şarkının orijinine bakılırsa adının "Friends" olması ironiktir." der Jimmy.
Charlotte, kızı Scarlet Page ile
Charlotte Martin şu sıralar Fransa'da yaşıyor ve resimle uğraşıyor. Özel hayatı çok bilinmiyor ama zaman zaman kızı Scarlet Page'in fotoğraf sergilerinde, hala görüştüğü belli olan Cream grubunun bir konserinde veya tanıklık ettiği 60'lı yılların çılgın sanat dünyasıyla ilgili bir belgeselde boy gösterebiliyor. Charlotte Martin, gerek koruduğu gizemiyle gerek rock starların bile başını döndüren etkileyiciliğiyle dönemin en çok ilgimi çeken isimlerinden biri. Charlotte Martin ile ilgili bilgilere ve resimlere, benim de bu yazıda faydalandığım, Charlotte'a adanmış blog olan http://charlotte-martin.tumblr.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.